Sanat Eğitimi ve Gençlik / Hasan ÖZTÜRK

 

Kapitalist düzende birey

 toplumun karşısında

        bir aracıdan yoksun olarak tek başına kalmıştı;

 yabancılar arasında bir yabancı,

 “ben-olmayan” yığınlar karşısında bir tek “ben”di artık.

 Bu durum güçlü bir öz-duyarlığı,

 onurlu bir öznellikle bir şaşkınlık ve boşunalık duygusu da getirdi.

 Bir yandan Napoleonsu “ben”i kışkırtırken,

 bir yandan da kutsal putlar önünde yerlere serilen bir “ben”i besledi,

 hem dünyayı ele geçirmeye hazır bir “ben”,

hem de yalnızlığın korkusuna yenilen bir “ben” çıkardı ortaya.

                                                             Ernst FISCHER

 

 

                 Estetik bilgini Suut Kemal Yetkin, adı belleklerimize yerleşen Niçin Roman, Niçin Şiir Okuruz? başlıklı yazısındaki “Roman okuyarak, şiir okuyarak varlığımızın darlığından kurtuluruz. Yaşayamadığımız hayatları yaşayarak genişler, yaşadığımız renksiz günlerin bile, dönmemek üzere gittiği için değerlendiği duygusuyla zenginleşiriz. Kendimizle benzerlerimiz arasında bir kaynaşma olur.” sözleriyle, sıkça tekrarladığımız “okumanın önemi” uyarısından çok,  sanatın insan yaşamındaki yerini vurgular aslında. Biz, estetik yaşantıyı dışlayıp güzel sanatları sınav sorularına, güzel sanatların her bir dalını da test sorularının şıklarına indirgeyerek ne çok değeri yitirdiğimizin farkında ol(a)madık ne yazık ki. Bir gün nasıl olup da “sefil iştiha” ve “kirli nazar” zevkimizi kaçırmaya başlayınca Ahmet Hâşim'in “melâli anlamayan nesle âşinâ değiliz” siteminin yalnızca Servet-i Fünûn neslinin  kaçış özlemini yansıtan sembolik bir ifade olmadığını anlayıverdik. İnsan eylemlerinin odak noktasındaki çıkar, doğru ve iyilik gibi kavramları sarıp sarmalayan estetik örtüyü sıyırıp atmak, yaşantımızı derinleştirerek anlamlandıran sanatın, bireysel yaşamımıza yönelik “yoğunlaştırma”, “aydınlatma” ve “yorumlama” işlevlerini olabildiğince kısıtladı. Yapıp etmelerimizin özüne “hesap” yerleştirilince iç yaşayışımızın  tekdüzeliği, donukluğu, renksizliği yönündeki beklentilerimiz/sorgulamalarımız anlamını yitirdi; dışımızdaki dünyanın varlığı, paylaşarak zenginleşeceğimizin aksine “hesaplarımızın tutması” için  “nesneler topluluğu”na dönüştü(rüldü).

             Fırça darbelerinin veya satır aralarının boşlukları doldurulduğunda tamamlanacak sanat eseriyle, kendine yapacağı pek çok eklemelerle gelişecek genç arasında ilginç bir benzerlik var aslında. Gençlere, seyretmekle/okumakla gerçekler dünyasının baskıcı/sıkıcı tekdüzeliğinden kurtulup sıçrama yapabilecekleri, sıradanlıktan kurtularak başka dünyaları/başkalarının yaşanmaya değer dünyalarını yaşatma becerisini edinecekleri sanat zevkini kazandırabilmek, galiba biraz da Fıscher'in sorusuyla ilgili. “Eğer yetersiz bir yaşayıştan daha zengin bir yaşayışa, tehlikelerden uzak yaşantılara  kaçmak istiyoruz desek, o zaman yeni bir soru çıkıyor ortaya: yaşayışımız neden yeterli değil? Neden gerçekleşmemiş yaşamlarımızı başka görüntülerle, başka biçimlerle  gerçekleştirmek istiyor, karanlık bir salonun aydınlatılmış sahnesinde yalnızca oyun olduğunu bildiğimiz bir şeye soluğumuz kesilircesine kapılıyoruz?”

             Testle tost arasına sıkış(tırıl)mış gençlerin nâhoş davranışlarını anlamakta zorlanırken çağdaş İngiliz şair ve eleştirmen Herbert Read (1893-1968)'in,“Tarih ya da edebiyatta parlak bir öğrencinin estetik duyarlığı yoksa durum ciddi demektir” sözü imdadımıza yetişiyor. Aile geçimsizlikleri, ekonomik sorunlar, eğitim yetersizliği, olumsuz çevre ortamı, medyatik etkilenme vb. etkenlerin zorladığı gençleri kapkaç, uyuşturucu, soygun, cinayet, intihar, terör olaylarının ağında görmek sıkça rastlanan bir durum. Toplumsal barışı bozucu bu eylemlerin ardından yazılı ve görsel basında gençlerin durumuna yönelik yorumlar/kurgular birbirini tekrar eder durumuma dönüştü. Elbette bu olayların üzerine gidilmeli, olayların siyasî ve toplumsal boyutları üzerinde durularak gençlerimizi kendilerine ve çevrelerine zarar verecek eylemlerden kurtarmalı; olayların kaynağındaki güçleri de engellemek gerekir. Ancak, gençlerin eylem aracı olarak kullanıldığı bu tür olayların arka planı araştırıldığında veya geçlerin, içinde doğrudan bulunmadığı eylemler incelendiğinde okumuş yetişkinlerin, gençleri aratmayacak yanlışlıklar yaptıklarını örtbas mı edeceğiz. Bütün bu olumsuz eylemleri gerçekleştirenler, yaptıklarının “suç” olduğunu ve bu suçun karşılığında “ceza” göreceklerini bildikleri halde bu eylemlere yöneliyorlarsa o zaman yasal önlemlerin dışında kalan; ancak gündeme getirilmesi gereken önemli sorunlar var demektir. Bu da hiç kuşkusuz, kişilere yaşama sevgisi ve yaşatma hoşgörüsü kazandıracak “sanat eğitimi” sorunudur. Fransız estetikçi Charles Lalo (1877-1958), sanat eserinin etkilerinden söz ederken “hafif bir serum şırıngasının yaptığı gibi manevî muafiyet temin eder” derken bu güce açıkça işaret etmiştir. Sanat kavramından teorik bağlamda söz ederken; ruhları gevşetici duygusal konuları işleyen hezeyanlarından dolayı sanatçıları Cumhuriyet'inden kovan Eflatun'un aksine, sanatı ihtiraslardan temizlenme (katharsis) olarak algılayan Aristo'yu onayladığımızı belirtiriz de bilginin, sanatın, edebiyatın bunca dışlandığı; şairin, yazarın, entelektüelin küçümsendiği bir ülkede başka ne bekliyoruz, diye sor(a)mayız bir türlü. Son birkaç yılda medyanın karşı konul(a)maz gücünü kullanarak gündemde tutulan, cazibesi arttırılan kişi ve konulara bakarak Farabi'nin, “…halkı, hayatın maddî zevklerine düşkündürler. Yemek, içmek, şehvet peşinde koşmak, tahayyüle dalmak gibi şeyleri, hele eğlenti ve şakayı, her bakımdan ve her şeyden üstün tutarlar” tanımlamasıyla  erdemli şehir halkının dışında tuttuğu açıkça görülen “bayağılık ve bedbahtlık şehri” olup/olmamak yolundaki kaygılarımızı öne çıkarmayı dener miyiz acaba?

             Son birkaç yıldır yeni bir toplumsal tutkumuz iyice belirginleşti: karizma yapmak! Yediden yetmişe, başkalarını gölgede bırakarak, yok sayarak “ben varım” demeye özenir olduk. Karizma tutkusunu öne çıkaran mafyatik dizilerin biri gidip diğeri geliyor ve mafyatik dizilerin birinci oyuncuları gittikleri yerlerde sevgi seline boğuluyor, krallar gibi karşılanıyor. Bunun yanında yazar-çizer-düşünür kesimi ise ya hiç tanınmıyor/itibar görmüyor ya da yuhalanıp, üzerlerine domates atıldığında ancak farkında olunuyorlar. Bu ülkede haber bültenleri hâlâ sanatçıların soluk fotoğraflı ölüm haberleriyle bitiyor ve kültür sanat gündemi hâlâ TRT 2'nin sınırlı programlarına hapsedilmiş. Gazeteler, sayfa tasarruflarına her nedense, kültür-sanat sayfalarını kuşa çevirmek ya da büsbütün ortadan kaldırmakla başlıyor. Televizyonların, magazin-eğlence bölümlerine ayırdığı personel/ödenek tutarıyla kültür-sanat için ayırdıklarının karşılaştırılıp açıklanması önemli ayrıntıları görmemize yardımcı olabilir.Karizmanın kol gezdiği bu ülkede siz genç olsaydınız kime/neye özenirdiniz? Dergilerde yazı yazan, kitap yayımlayan gençlerin kimse farkında olmuyor; gençler yazı yazdıkları dergileri bile kendi paralarıyla almak durumunda kalıyor.Oysa cep telefonuna uygunsuz görüntüleri kaydedip yayan bir genç ulusal medyada “haber” oluyor. İşte size fiyaka! Çevremizi “şakşuka kültürü”nün kuşattığı bu ülkede magazin kültürünün çıngırakları kulaklarımızı çınlatmaktayken okullardaki öğrenciler, yazarların ve bilim adamlarının öldükten kim bilir ne kadar zaman sonra anlaşılmak için yaşarken çektikleri sefaletin öyküsünü dinlemek istemiyor, bu avuntularla tatmin olmuyor. Bu durum, yetişkinler için de az çok böyle iken örnek alınacak model seçiminde  doğru ile yanlışı belirlemek pek de kolay olmuyor. Estetik duyarlıktan yoksun/laştırılan gençlerin, eğlencelik teknolojiyi yutarcasına tüketmeleri, yalnızca kendi organizmalarını rahatsız etmekle sınırlı kalmıyor; aksine “iç yoksulu” gençler çevreye de, yasal tedbirleri gerektirecek nahoş görüntüler saçıyor.  Toplumsal olayları –görebilme kolaylığı sağlamak amacıyla- hukuk, ekonomi, teknoloji modlarıyla sınırlandırarak okumak  yerleşik bir yöntem. Oysa güzel sözün, şiirin, müziğin, mimarinin kısaca,  ruhlara dinginlik kazandırıp “manevî iklim” yaratacak güzel sanatların toplumsal barışı sağlamaya yönelik oldukça ince bir ayar olduğuna  inanmak ne kadar kolaylaştırırdı işlerimizi, bir bilebilsek.

             Tanpınar'ın, “Sanatın başladığı yerde her şey susar ve hürmetle el bağlar” cümlesindeki “yer”i, Kaf Dağı'nın ardı olmaktan çıkarıp her birimizin, üzerinde birlikte yaşadığımız coğrafya olarak görmeyi umarım çok beklemeyiz.