Ahmet Hamdi TANPINAR nasıl yazar/dı? / Hasan ÖZTÜRK

 

                 Sağlığında, sükût suikastına kurban ettiğimiz ve her nedense 1970’lerden sonra yeniden keşfettiğimiz Ahmet Hamdi Tanpınar, doğrudan kendisiyle ilgili olmayan bir araştırma yazısında ; “Buna (popüler roman yazarlarına) karşılık, estetik roman yazarları, kültürel ve estetik bir faaliyet olarak roman yazarlar. Bu romancıların para ve ün kazanmak gibi bir kaygıları yoktur. Onların en büyük kaygısı kalıcı olabilecek mükemmel bir roman vücuda getirmektir. Bu yüzden, estetik roman yazarları, eserleri üzerinde ciddi bir şekilde çalışırlar. Eserin mükemmel olduğuna kanaat getirince de yayımlarlar. Bu nedenle, estetik roman yazarlarının eser sayıları azdır. Tanpınar’ın roman sayısının yalnızca beş (bunların sonuncusu da yarımdır) tane olması bunun en güzel örneğidir.” (Şaban Sağlık, “İletişim Kavramı Açısından Popüler Romanlar ve Estetik Romanlar”, Aklın ve Bilimin Aydınlığında EĞİTİM, Kasım 2004) değerlendirmesiyle söz konusu edildi. Adı geçen yazının, popüler romanlar ve estetik romanlar karşılaştırmasında estetik romanlar için yapılan tanımlama/örneklendirme cümlelerinin ardından Tanpınar’dan başkası gelebilir miydi acaba? Özenle kurulmuş cümleler, bir bakıma sanatkâr Tanpınar’ı anlatan yoğunlaştırılmış ifadelerdir. Mükemmelin peşinde koşan Tanpınar’ın, bir ömür boyu parasızlıktan kıvrandığını bilmeyen mi var. Kitaplarının baskıdaki son aşamasında bile düzeltme titizliklerini, yolun yarısına gelmişken ancak kitap sahibi olabildiğini, tek şiir kitabını ölümünden çok kısa bir süre önce bastırabildiğini, yazmadan önceki yazabilme sancılarını onu tanıyanlar bir yana okurları da yakinen bilmektedir.

             Bu yazı, Tanpınar’ın yazarlığı/sanatkârlığı yerine onun nasıl yazdığına dair küçük ayrıntıları bir araya getirmek amacındadır. Bu küçük ayrıntılardan büyük bir yazarlık gerçeğine ulaşmak mümkün olabilir ümidiyle. Aralarında, Ahmet Haşim’in de bulunduğu yabancı kafilesine, Goethe’nin çalışma odasına girdiklerinde; “Goethe, Faust’u bu odada yazdı. Bu lekeler Faust’un lekeleridir” sözlerinden esinle… Bir ömrü kuşatan mütevazı içtenliğiyle; “Günün birinde kendimi edebiyattan başka bir işe yaramaz buldum” diyen Tanpınar’ın, öncelikle ve özellikle okur olduğunun bilindiği/bilinmesi gerçeğiyle…

             Kendince, öğrenmek/derinleşmek hevesiyle yazan yaşayan Tanpınar, “hiçbir zaman çalışkan talebe olmadım” itirafıyla, “hayatımda en çok üzüldüğüm şey, jurnal tutmamamdır” der. Yaratmaya hevesli olmakla beraber, “işe nereden başlayacağımı bilmiyordum” diyerek üstadının kendisi üzerindeki etkisini “Yahya Kemal’in bana öğrettiği ilk şey kendime mühlet vermek oldu” sözleriyle açıklar. Üstadından aldığı mühlet fikrini sabra dönüştüren Tanpınar’ın ilk şiiri Musul Akşamları 1920’de; ilk makalesi Şiir Hakkında 1930’da; ilk kitabı Tevfik Fikret, Hayatı, Şahsiyeti ve Eserlerinden Parçalar ise 1937’de yayımlanmıştır.

             “Kafam büsbütün boş iken, sırf yazmak için masa başına oturmadım” diyen Tanpınar, edebiyat anketine cevap olarak Yaşar Nabi Nayır’a yazdığı mektupta nasıl yazdığının önemli bazı ayrıntılarını verir. “Güç ve yavaş yazarım. Yazarken çok değiştiririm. Çalışmaya başlayınca araya herhangi bir şey girmezse, sonuna kadar hızla devam ederim. Fakat aralık verince tekrar başlamaklığım için aylar ister. Çok defa devamlı çalışmam için eserin beni bırakmayacak kadar ilerlemiş olması ve kapıda matbaacını adamı beklemesi lazım olur. Hayatımda en mesut olduğum anlar sekizden bire kadar yazı masamın başında kalabildiğim anlardır.  Mevzularımı çabuk ve daha ziyade konuşurken bulurum. Fakat geliştirirken zorluk çekerim. Çok defa bir epizodu yazdıktan sonra bütünün planını yaparım. Yazarken çok düşünürüm. En büyük güçlük, eseri gündelik hayatımın tesirlerinden muhafazadır. Nesirde her şey birbirine karışabilir. Cümle cümle yazarım. Beyaza geçirirken bazen bir sayfa, beş on sayfa olur” (Edebiyatçılarımız Konuşuyor, Varlık yay. İst. 1976 s.52)

             Saatleri Ayarlama Enstitüsü romanıyla ilgili mülakatında (1956) “nasıl çalışırsınız” sorusuna; “Sabahları çalışırım, bütün gün de düşünürüm. Birkaç gün üst üste aynı şeye çalıştım mı içimde onun havası teşekkül eder ve bir daha bırakamam, hatta çalışmasam bile günlerce bende o devam eder, meğer ki araya büyük fasıla girsin. O zaman bu havayı yeniden bulmak lazım.” (Mücevherlerin Sırrı, YKY, İst.2002 s.235) cevabını veren Tanpınar, adı geçen romanını resmi işler, dersler ve diğer yazıların araya girmesiyle , “zannedildiğinden az zaman” vererek dört yılda tamamladığını belirtir.

             Dergâh dergisinde (1920) yayımlanan ilk şiirleri için “neşretmiş olmak istemezdim” derken, çok vakit kaybettiğinden şikâyetle “nesre daha evvel başlamak” istediğini belirten Tanpınar, ölümünden on üç gün önce yazdığı hatıra defterinde “yaptıklarım beni tatmin etmiyor” itirafıyla “çalışıyorum ve çalışmak azmindeyim” diyerek geç kalmışlığının açıklarını kapatmaya çalışır.

             Derslerindeki ve çalışma odasındaki dağınıklık, Tanpınar’ın çevresinde olanların dikkatini çeken ve onun kişiliğini yansıtan önemli özelliğidir. Öğrencisi ve çalışma arkadaşı Mehmet Kaplan’ın ifadesiyle “her zamanki gibi içinden bir zelzele geçmiş gibi perişan” duran çalışma odası, görenleri hem şaşırtmış hem de onların ilgilerini çekmiştir. Canan Yücel Eronat’ın gözlemleriyle Beytülmalci Sokak, Gümüşçay Apartmanı’ndaki Tanpınar odası: “İlk gittiğimde şaşkına döndüm. Kitaplar, kitaplar, plaklar. Orta yerde iki yana açılan masa  yazdığı kağıtlarla tepeleme dolu, cezvesi, fincanı, kül tabağı… Aradığını nasıl buluyor, işin içinden nasıl çıkıyordu acaba? (Kitap-lık, YKY, Mart-Nisan 2002) Ahmet Muhip Dranas da lisenin ek binasında ikinci kez karşılaştığı yakın arkadaşının bekâr odası için “yerler gelişigüzel atılmış kitaplarla bir kitap mezarlığıydı” diyecektir. Tanpınar dostlarının boş bırakmadığı ve Haldun Taner’in, “bohemler odası” yakıştırmasıyla tanıttığı “odası, sofası, hatta mutfağı üst üste derbederce yığılı kitaplarla dolu” olan oda Narmanlı Yurdu’ndadır. Tanpınar’ın “ en bereketli yılları” bu odada geçmiştir.

             Yazarların yazdıklarında yaşadıklarının payı söylendiğinde Ahmet Hamdi Tanpınar, adı öncelikle anılması gereken bir yazardır. Çünkü o, yaşayarak yazmış ve yazarak yaşamıştır. Onun yaşadıklarıyla ilgili anılar/anekdotlar aydınlatıldıkça yazdıklarını okumanın zevki artacaktır kuşkusuz.

             On beş yaşında bir çocuğun annesinin yolda hastalanıp ölmesi, her gün “hastalıkla, açlıkla kemirilmiş insan yüzleri” görerek Arap ülkesinde yaşamak, çarşı içinde gözlerinin önünde bir adamın aniden ölmesi ve ölen adamın “insanlardan hala bir şeyler isteyen” açık elinin görüntüsü, Zab kenarında sıtmalı ihtiyat zabitinin anlattıkları, “kaybolmuş imparatorluğu yeni baştan kurmak” için çizilen haritalar derin…sükûtun sihirli kapılarıdır.

             Yayımlanan ilk şiir Musul Akşamları, yolculuk sırasında kaybedilen bir anneden kalan acı hatıralardır. Evin Sahibi hikâyesindeki hasta dedenin gece yürüyüşleri, Tanpınar’ın, akşam karanlığında maiyetindekilerle eve dönen babasının bekleyişlerinden izler taşır. Hikâyedeki Gülbuy Hanım’ı dinleyen genç Ahmet Hamdi, yıllar sonra İstanbul’da Yılanlı Yalı’nın saçağı altındaki bekleyişin ürpertisiyle öyküsünü yazacaktır. Erzurum depremi yaşanmamış olsaydı, Erzurumlu Tahsin yazılabilir miydi? Tanpınar’ın öykü ve romanları kendi ifadesiyle “gizli bağları bulmak” için dikkatle okunduğunda “yazarı yarı yarıya kendisi”ni görmemek mümkün değil.

             Tanpınar’ın yazdıklarırnrın, yaşadıklarıyla biçimlendiğini görmek bakımından Tatyana Moran'ın iki roman için anlattıkları önemlidir. “Hamdi sık sık âşık olurdu ama bir ara başına büyük bir iş açtı; evli bir kadına fena halde tutuldu. Kadının kocası da arkadaşımızdı. Bu aşk yüzünden hasta oldu, intihar etmeyi bile düşünmeye başladı ama kadın kocasından boşanmıyordu. Tamamen platonik düzeyde kaldı bu ilişki. Biz bu yüzden kaygılanırken nasıl oldu bilmiyoruz, kendiliğinden çözüldü bu iş. Bir gün bana ‘Ben bu aşkı yaşamasaydım, bu sıkıntıyı çekmeseydim Huzur’u yazamazdım’ dedi. Huzur’daki Nalân (Nuran olmalı/H.Ö.) o kadındır işte. Bir akşam bir piyese gittiğini ve çok etkilendiğini söyledi. ‘Herkes piyes yazıyor ben niye yazmayayım’ dedi. ‘Peki, öyleyse yaz’ dedim. Aradan zaman geçti, ona piyesin nasıl gittiğini sordum. ‘Ben çok aptalım’ dedi. ‘Piyesin konusunu biliyorum ama sahneye giriş çıkışı bir türlü beceremiyorum. En iyisi roman yazayım’ dedi. Saatleri Ayarlama Enstitüsü böyle ortaya çıktı.” (Kitap-lık, YKY Mart-Nisan 2000)

             Tanpınar’ın, kendisine sorulan  “Huzur’un macerasını bize anlatır mısınız” sorusuna verdiği cevap romanın önemli bir başka sırrını daha açıklar. “İkinci Cihan Harbi başladığı gece ben, tıpkı kahramanım Mümtaz gibi bir hastanın başucunda fakat ondan daha büyük bir hastayı düşünerek sabahladım. Ve harbin başladığını sabahleyin sokakta ecnebi bir radyonun verdiği havadisten öğrendim. Son senelerde üçüncü bir cihan harbini insanlık için sakınılmaz bir afet gibi hissedince o gece düşündüklerimi şahsi bir şehadet olmak üzere yazmak istedim. Huzur böyle bir gecenin hikâyesi olacaktı. Fakat Mümtaz yakamı bırakmadı” (Mücevherlerin Sırrı, YKY, İst.2001 s.210)

Tanpınar’ın akademik hayatının belgesi durumundaki 19.Asır Türk Edebiyatı Tarihi, uzun süren çalışma ve görüşmelerin ürünüdür. Bu kitabı yazmak görevini üstlenen Tanpınar, önemsediği tarihçi ve edebiyatçılarla (Mükrimin Halil Yınanç, İbnülemin Mahmut Kemal İnal vb.) uzun ve heyecanlı görüşmeler yapmıştır. Saatleri Ayarlama Enstitüsü hakkında yazarıyla görüşmeyi başaran Ayşe Nur (Azra Erhat), Tanpınar ile karşılaştığı anı anlatmadan soru cevap kısmına geçmez. “Henüz saat onu biraz geçtiği halde, Hamdi Tanpınar tiril tiril giyinmiş masa başında çalışıyor. Sayın profesörün Avrupa dönüşü pek şıklaştığını hep biliriz ama sabahın bu erken saatinde sahifeler dolusu yazı yazmış olabileceğini kim tahmin ederdi? Üstü başı ne kadar düzgünse, masası o kadar karışık. Bir atölye masası gibi uzun yazı masasının üstünde kitap mı, resim mi renkli ‘reproduction’ mu ne isterseniz hepsi var, hatta bir Sokrates heykelinin fotoğrafı bile. Acaba Hamdi Tanpınar, Saatleri Ayarlama Enstitüsünü yazarken, Sokrates’in satire benzer yüzünden ilham mı alıyor?” (Mücevherlerin Sırrı, s.233) Aynı görüşmede, romanın kahramanı Hayri İrdal için kendisine sorulan, “bu şahsı nasıl buldunuz” sorusuna ise “Bulmadım, kendi geldi. Şehir saatlerinin birbirini tutmaması yüzünden vapuru kaçırdığım bir günde Kadıköy iskelesinin saatinin altında birdenbire onunla karşılaştım ve bir daha beni terk etmedi.  Ondan kurtulmak için bu hikâyeye başladım. Bütün eserlerim böyle olur. Onun içindir ki, çok defa çok defa birisi tarafından anlatılır” cevabını verir.

Okuma ve yazmayı kendisine dert edinmiş Tanpınar’ın, nasıl yazdığına dair ayrıntıların ortaya çıkarılmasıyla onun “kelimeleri birer mücevher”e dönüştüren yazma ustalığının sırları aydınlanacaktır