
|
tenorun boğazına sıkışan patates: MEDYA / Hasan ÖZTÜRK
2005 yılının ilk günlerinde, uluslar arası çevrelerde adını duyurmuş gitarist Hasan Cihat Örter'in sahnede gitar kırması, müzik dünyasının popülizme yönelik kişisel çaplı bir tepki gösterisiydi. Televole kültürünün sıkı sıkıya kuşattığı Türkiye'de, sanatın hemen her alanındaki seviyesizliğe karşı “anlamlı tepki”lerin gösterilmesi, ister istemez sanatın ne olduğu/olmadığı tartışmalarını da gündeme getiriyor. Hasan Cihat Örter, bunca zamandır sanatıyla “milleti için” yaptıklarına halkımızın gereken ilgiyi göstermediğinden yakınarak medyanın gerçek sanat eserlerine karşı duyarsızlığından şikayet etti. İlginçtir ki televizyon kanalları arasında mekik dokuyarak halkını şak şuka ile eğlendiren T.M., aynı günlerde ekrana çıktığında kendisine yöneltilen; “yaptığınız sanat mıdır?” sorusuna gayet sanatkâr(n)ane bir edayla; “elbette sanat yapıyorum, bir karikatür sanat sayılıyorsa benim söylediğim de sanattır” cevabını veriyordu. Gitar ustası H. Cihat Örter'in feryadını yine şikayetçi olduğu medyanın bir kısmı duydu “hakkı yenmiş” saydığı sanatçının söylemek istediklerini daha çok kişiye ulaştırmasına fırsat verdi. Her fırsatta, popülerizmi eleştiren gerçek sanat sevdalısı çevrelerden, gitar ustasının seviyesizliği protestosuna dair dişe dokunur bir destek gelmedi ne yazık ki. Bu durum, medya karşısındaki tavrımızla birlikte gidişata ayak uydurmak ve gidişatı değiştirmeyi arzulayanların konumlarını önemsememiz gerektiğini gösterdi bize. Anton Çehov, 1883'te yayımlanan Patates ile Tenor başlıklı yazısında kanıksamanın, yanlışın meşrulaştırılmasına, bizdeki galat-ı meşhur türünden bir örnektir. Söylenir ya hani; galat-ı meşhur fasîh-i mehcurdan evlâdır(yaygın yanlış, unutulan güzel sözden daha üstündür) diye, işte onun gibi bir şey. Boğazındaki sıkışma nedeniyle doktora giden Tenor Bay Ş.'nin, muayene sonrasında ses tellerine dayanan yumurta büyüklüğünde bir patatesin boğazına sıkıştığı anlaşılır. Doktorun, şişmiş ve filizlenmiş bir patatesin “nasıl olur da” boğazına sıkışmış olduğu sorusuna karşılık Tenor, patatesin boğazına beş yıl önce yerleştiğini ve tam beş kez ürün verdiğini söyler. Üstüne üstlük Tenor, öksürme yöntemiyle beş yılda beş çuval patates çıkarmıştır boğazından. Cerrahi müdahaleyi, bu durumuyla şarkı söyleyebiliyor olduğunu doktorun karşısındaki uygulamasıyla reddeden Tenor; doktorun, “sesinizin genç bir çakalın ulumasına benzemesi sorun değil mi peki?” sorusuna pişkin bir edayla; “yoo, hiç değil” cevabını verir. Televole kültürünün medya aracılığıyla Türkiye'de oluşturduğu tüketim pazarı, Tenor Bay Ş.'den pek de farklı düşünmüyor: Önemli olan kazanmak!.. Medya da reyting yöntemiyle öksür(t)üp kazanıyorsa kime ne/mi? Hasan Cihat Örter'in, gerçek sanatın/sanatçının itibar kazanması adına medyatik seviyesizliğe tepkisi, XVI. yüzyılın edebiyat ortamındaki Türk-i Basit akımıyla benzer kaderi paylaşmıştır denilebilir. Devrin iki şairi, Edirneli Nazmi ve Tatavlalı Mahremi, bir bakıma dönemin popüler dil anlayışı “divan diline karşı bir tepki” olarak, aruzla yazılan ama içinde yabancı sözcük bulunmayan manzumeler yazarak bu anlayışın yaygınlaşmasını isterlerse de bu yolda kendilerinden başka giden olmamıştır. Gerekçe, adı geçen iki şairin güçlü birer sanatçı kimliklerinin olmayışıydı. Daha geriye gidildiğinde Çağatay şairi Ali Şir Nevaî'nin, devrindeki Türk şairleri Farsça özentisinden kurtarmak -modanın önüne geçmek- amacıyla Türkçe'nin üstünlüğünü göstermek için Muhakemetü-l Lügateyn'i yazması da gidişatı değiştirememiştir. Devlet adamı kimliğiyle Karamanoğlu Mehmet Bey'in, Türkçe dışındaki dillerle “bundan böyle” konuşulup yazılmasını resmen yasaklamış olması da yabancı dil/kültür özentisine engel olmamıştır. Anlaşılan o ki değişiklik ve yenilik düşüncelerinin uygulanabilir olması ortamın/şartların hazırlanmasıyla da yakından ilgili. Meşrutiyet yıllarındaki Yeni Lisan hareketinin, sonuçları bugüne ulaşan başarısını, dönemin ve sonrasının sosyal gelişmelerini bir yana bırakarak tek başına Ömer Seyfettin ve bir avuç arkadaşının güçlü sanatçı kimliğinebağlamak doğrusu pek iyimser bir yakıştırma olur. Popülariteyi/seviyesizliği yaygınlaştırıp aslolanı gör(e)mediği/göster(e)mediği ve de gölgelediği gerekçesiyle sık sık eleştirilen bir bakıma günah keçisi ilân edilen- medya karşısındaki duruşumuzun bireysel/nefsî yönü de önemli bir ayrıntı. Tanzimat şairi Namık Kemal, “dava” arkadaşı Ziya Paşa ile birlikte divan şiirine saldırıp halk şiiri/edebiyatı savunuculuğu yapmışken Ziya Paşa'nın, Harabât adıyla üç ciltlik divan edebiyatı antolojisi yayımlamasını ağır bir dille eleştirir ve konuyla ilgili iki kitap Tahrib-i Harabât/Takib- yayımlar. Namık Kemal'in, yakın arkadaşını ve eserini sert bir dille eleştirmesinin nedeni Ziya Paşa'nın, savunduklarının aksine davranıp divan şiiri antolojisi hazırlamasıdır. Oysa söylenir ki Namık Kemal'i asıl hiddetlendiren, Ziya Paşa'nın , hazırladığı antolojiye kendisinin bir divan oluşturacak sayıdaki şiirlerinden birini bile almamış olmasıdır. 1990'lı yılların ortalarında hatırı sayılır bir üniversitemizin kıdemli öğretim üyelerinden biri(Prof. Dr.) televizyon kanallarındaki konuşmalarıyla bir anda tanınmış, yıllardır köşesinde yazdığı ciddi gazetesinin sağladığından kat be kat fazla ün sahibi olmuşken bir başka gazetede ilginç bir itirafı yayımlanmıştı: “Alnıma kamera ışıkları değdikten sonra kitaplarım tozlu kitapçı raflarından indi, satıldı ve birkaç baskı yaptı.” Yanılmıyorsam, öykücü Tomris Uyar'dı. Bir dergideki mülakatında öykücünün “benim kitaplarımın satışı üç beş bin civarındadır, çünkü benim okurum bu kadardır. Kitaplarım kazara elli altmış bin satarsa acaba ben ne yanlışlık yaptım da böyle oldu diye kendime sormam gerekir.” benzeri açıklamaları vardı. Anlaşılan o ki estetik kaygıyla yola çıkıp mükemmellik tutkusuyla kalıcı olmayı seçen sanatçı, popülist yaklaşımlarla para ve ün kazanmak beklentisiyle varlığını sürdüren medya karşısındaki tavrını netleştirmekte zorlanıyor. Sorunun özü şairin, aydınlıktan uzak durma kararlılığını simgeleyen “Ne sabahı göreyim, ne sabah görüneyim” tavrını, sanatçının medya karşısında gösterip gösteremeyeceğinde saklı gibi. (Dizenin ilk şeklinin, “Ne ışıkta gezeyim, ne göze görüneyim” biçimiyle olduğunu da hesaba kattığımızı düşünün) Çağdaş Alman yazar Hermann Hesse, 1944'te yayımlanan Boncuk Oyunu romanını şimdilerde yazmış olsaydı, herhalde kültür yozlaşması olarak algıladığı televizyon çağına tepkiden hareketle kurgulardı romanını. Boncuk Oyunu'nda, dönemin yeni otoritesi gazete, edebiyatı kültür sayfalarıyla milyonlara ulaştırmayı başarırken edebiyattaki kaçınılmaz seviye kaybının da hazırlayıcısıdır. Aralarında akademisyenlerin de bulunduğu köşe yazarlarının vülgarize yazılarıyla sanatın/edebiyatın seviyesizleşmesine yol açan gazete imparatorluğunu eleştiren romanın, yazarınca on yılda tamamlandığı bilgisiyle denilebilir ki Tanpınar da aynı yıllarda gazete hakkında olumsuz düşünüyordu. Tanpınar, 1939'daki bir mülakatında “gazeteler edebi zevkin gittikçe aşağılaşmasına yardım ettiler” açıklamasını yapar. Bugünün otoritesi, medya köşeli parantezi içindeki televizyon olgusudur. Şimdi otoriteye/iktidara sitem, rüzgara tükürmek gibi bir şey. Hiç kuşkusuz, yeni iktidara bu baş edilmez gücü kazandıran da her birimizin başkalarından sakladığımız insan yanımızdır. Ne yazık ki bu böyle. Bugünün yeni otoritesi etik/estetik duyarlılığını kaybettikçe, “amaçsız bir mükelleşim” olarak dünyamızı kuşatıyor. Latince kökeniyle ortada bulunan anlamındaki medium sözünden türeyen medya aracının orta malı olanları algılayabilmesinden doğal bir durum olabilir mi? Şairin, “yare kavuşmak işi az az olur” sözüyle içten içe önerdiği sabrın ve azmin, insanlığın tarihsel serüvenindeki pek çok otoriteyi yıkmasında önemli etkenler olduğu zamanla anlaşıldı. Sonsöz Tanpınar'ın; “Cemiyet meselelerinde, bilhassa kültür işlerinde saatini beklemek zaruridir. Biz şimdi Avrupa hayranlığı ile eskimiş yeni modaların arasındayız. Bu çıkmazlardan asıl hayata, kendi hayatımıza açıldığımız gün iş değişir. Yani saati gelmiş olur.”(1949) |