Dil İşçiliğidir Yazarlık / Emin Özdemir

  

 

    Sabahattin Kudret Aksal bir şiirinde (Varlık, şubat 1972) şöyle çiziyor ozanlığın serüvenini:

 

    Bir böcek ki gündüz ve gece yer 

    Bitirir buğdaylarımı, kuşku.

    Büyük, küçük, vardan, yoktan sesler

    Üretirim, ne durak, ve uyku.

 

    Renk döverim havanımda tutar

    Ya da tutmaz, denerim bin türlü.

    Eski sazlardan yeni havalar,

    Kokuyum sandıklarda kilitli.

 

    Ben su, ben toprak, ben hava, ateş,

    Dümdüz çizgi, yuvarlak ve nokta.

    Kendi kendinle amansız yarış,

    Çiğ tanesi, ürperen yaprakta.

 

    Yanar söner, ışırım en uzak

    Gökte, doğrular doğrusu, simge!

    Uyuma ökse, düzene tuzak,

    Samanyolu tekneye, yörünge!

 

    Zaman dışıyım, yokum bir yerde,

    Usum, belirsiz titreşim, duygu,

    Güneşledim büyüttüm gecede,

    Giyindim kuşandım sonsuzluğu.

 

             Ozanları, daha kapsamlı bir söyleyişiyle, yazarları böyle bir serüvene iteleyen güç nereden gelmektedir? Niyedir ozanların, yazarların uyku durak tanımadan “yeni sesler üretmek” isteyişleri? Niyedir “eski sazlardan yeni havalar yaratmak” isteyişleri? Niyedir kendi kendileriyle “amansız bir yarış” içinde oluşları? Bu niye’lerin yanıtını, şiirin son dörtlüğünde sezdiriyor Aksal. Ozanların, yazarların, zamanı aşmak, sonsuzluğa ulaşmak isteyişine bağlıyor bunu.

             Zamanı aşmak, sonsuzluğa ulaşmak, yazın dünyasına giren her sanatçının gönlünde besleyip büyüttüğü bir yüce tutkudur. Bu tutku yönlendirir, temellendirir çabalarını. Acılara, tedirginliklere katlanış bundandır. Kendisiyle, çevresiyle uzlaşmazlığı; yaptıklarıyle yetinmezliği bundandır hep. Tutarlığına, tutmazlığına bakmadan yeni yeni deneyimlere girişimi, eskiye yönelimi ya da alışılmış biçimlere başkaldırışı da yine sanatçının o soylu tutkusuna, zamanı aşmak, sonsuzluğa erişmek özlemine bağlanabilir.

             Bu özlemini nasıl gerçekleştirebilir sanatçı? Sesini soluğunu zamanın tozları arasında boğulmaktan, yitip gitmekten nasıl kurtulabilir? Nerededir bunun gizi? Çok yönlü karşılıkları vardır bu soruların. Değişik açılardan yanıtlanabilir. Ne ki verilecek yanıtlar ne denli değişik olursa olsun, yaklaşımlar ya doğrudan ya da dolaylı bir biçimde gelip bir yerde odaklaşacaktır: DİLDE. Şundan ki yazarlık da ozanlık da bir dil işçiliğidir her şeyden önce; yaşamın ve yaşantının dilde sergilenmesidir. Dil işçiliğinde yetkinleşip yoğrulmamış, dilin tadına, şiirine varamamış bir sanatçı yaşadığı günlerin sınırını aşamaz. Yeni bir ses, yeni bir soluk da getiremez böyleleri. Adı, yazın gömütlüğünde (mezarlığında) yaşar ancak.

             Yazarlık bir dil işçiliğidir dedik. Bu, dilin olanaklarını tanıma, bunları en uç noktasına değin işletmedir. Daha doğrusu sanatçının her yaratısında dili yeniden kurması, yeniden yaratmasıdır. Sesleri, sözcükleri, sözcüklerin bağlaşım ve sözdizimini yoklaması; onlardaki incelikleri, gizli güzellikleri bulup ortaya çıkarmasıdır.

             Gerçekte her büyük sanatçı, bir dil işçisi olarak görür kendini. Bunun için de dilin, günlük akışının dışına çıkar. Var olanla, kendisine sunulmuş olanla yetinmez. Bir yandan yeni yeni söz değerleri yaratırken bir yandan da kullanılagelen sözcüklerin kabuğunu kırmağa; onlara gündelik anlamlar yüklemeğe çalışır. Bir bakıma işinin, eylemin doğası gerçeğidir bu. Dilin kalıplarıyle, sözcüklerle sürekli bir savaş durumu içindedir, yazarlar, ozanlar. Jean-Paul Sartre şöyle açıklar bu savaşın nedenini: “İnsan bazı şeyleri söylemeyi seçtiği için değil, onları belli biçimde söylemeyi seçtiği için yazardır.”

             Karakterler adlı ünlü yapıtın yazarı La Bruyère’in, okul kitaplarına girmiş çok yaygın sözü vardır. Der ki: “Şu mavi gök altında söylenmedik söz kalmamıştır.” Bu sözle vurgulanmak, belirlenmek istenen gerçek ortadadır. Çağlar boyunca yazarlar, ozanlar nice konuların, sorunların kapısını çalmışlardır. Seviden ölüme, mutluluktan mutsuzluğa değin insan soyunun yaşamından kesitler, dilimler sermişlerdir önümüze. El değmedik, yoklanmadık konu kalmamış gibidir. Öyleyse söylenenden çok söyleyiş önemlidir.

             El değmedik, yoklanmadık konu kalmamıştır derken insanın tükendiğini, öznel ver nesnel dünyasının tümüyle anlatıldığını mı söylemek istiyoruz? Değil elbette. İnsanın tükenmesi söz konusu olamaz. William Faulkner, bu gerçeğe değinirken şunları söylüyor: “İnsan ölümsüzdür, bütün yaratıklar arasında yalnız onun tükenmez bir sesi olduğu için değil, gönlü olduğu için, ruhunda sevecenlik ve özveri, sabır ve dayanma gücü olduğu için. Ozanın ve yazarın ödevi işte bunları yazmaktır. İnsanın gönlünü yükseklere çıkartmak ve ona geçmişinin utkusu ve şanı olan mertliği ve onuru, umut ve gururu; merhamet, acıma ve özveriyi duyurtarak dayanma ve kalımlı olma çabasında insana yardımcı olmak, sanatçıya vergidir. Ozanın sesi, insanı yansıtmakla yetinmelidir yalnızca; o ses, insanın hem kalımlı olmasına, hem hüküm sürmesine yardım eden desteklerden biri olmalıdır.”

             William Faulkner’in, yazarlardan ve ozanlardan beklediği bu soylu görevin gerçekleştirilmesinde tek araçtır dil. Onların her yaratısında dili, yeniden yaratmak isteyişleri de bundandır. İnsanı anlatmak, onu yüceltmek için her sanatçı kendine özgü bir dile, bir deyişe ulaşma özlemini duyar. Ernst Fischer bu özlemi, “sanatın kaynağına, büyülü görevine” inme diye adlandırıp şöyle diyor: “Her şair ya kendini doğrudan doğruya anlatan yepyeni bir dil yaratmanın, ya da kaynağa, eski ama aşınmamış, büyü gücü olan bir dilin derinliklerinde dönmenin özlemini duyar. Büyük lirik şairlerin çoğu dile yeni, duyulmamış sözcükler katmışlar, ya unutulmuş sözcükleri yeniden bulup çıkarmışlar, ya da her gün kullanılan sözcüklere yeni anlamlar katmışlardır. Yeni şairler arasında argo deyimleri ve teknik dili şiirlerinde kullanma çabası da bu özleme bağlıdır.”

             Ernst Fischer’in değindiği özlem, öz Türkçe akımından sonra uyanmaya, bilinçli bir nitelik kazanmaya başlamıştır bizde. Gelgelelim, yazarların, ozanların işini de çetinleştirip güçleştirmiştir. Şöyle ki dil devrimiyle birlikte dilimizin söz dağarcığı büyük bir sarsıntı geçirmiştir. Düzyazıda ve şiirde yerleşmiş yabancı kökenli söz değerlerine karşı savaş açılmıştır. Bu savaşın silip süpürdüğü yabancı söz değerleri, yeni sözcüklere, Türkçenin kendi öz değerlerine bırakmıştır yerlerini. Güçlük de burada başlıyor işte. Yeni sözcüklerin, başlangıçta anlam çekirdekleri ve çağrışımları sınırlıdır. Bunların çağrışımsal bir birikim edinmeleri kullanımlarına bağlıdır. Yazarlardan ve ozanlardan özel bir çaba göstermeleri gerektirir bu da. Dil duyarlıklarını bütün zenginlikleriyle yeni sözcüklere ağdırmayı gerektirir. Bu yönden Türkçe gibi özleşme ve yenileşme süreci içinde bulunan dillerde yazarların, ozanların işi; durulmuş, oturmuş dillere oranla daha çetindir.

             Yeni sözcüklerin anlam ve çağrışım alanlarının genişlenmesi, bir çırpıda gerçekleşmez. Ne ki dil duyarlığı olan bir işçiliğinde yetkinleşmiş bir sanatçı bunun üstesinden kolayca gelebilir. Sözgelimi şu özetlere bakalım:

 

    Yaram derine düşer gün günden

    Avutmalık tende çoğa oturdu

    Seyircidir ovanın büyücüsü hekimi

    Can tahtamda iştahlı bir çoban soluğu

 

             Cemal Süreya’nın bu dizelerinde avutmalık, ten, soluk gibi yeni sözcüklerin kullanıldığını görüyoruz. Dizelerin bütünselliği içinde öylesine eritilmiş ki bu sözcükler, her biri başlı başına bir öz, bir gerçeklik kazanmış.  Bu örnekleme ile şunu belirtmek istiyoruz: Yeni sözcüklerin dil içinde “zengin çağrışımlı bir ağ” kurması, öbür sözcüklerle kaynaşmasına birinden ötekine duygunun ve düşüncenin öz suyunu akıtmaya bağlıdır. Bunun için de yazarların ve ozanların bilinçli bir dil işçisi olması gerekir.

             Türkçenin daha doğrusu dil devriminin en büyük güvencesi, sözünü ettiğimiz bilincin yazar ve ozanlarımızın gönlünde gerçek anlamıyle uyanmış olmasıdır. Bu bilinçle, kılı kırk yaran bir titizlikle işliyorlar dili. Türkçenin güzellikleri üzerine kurup geliştiriyorlar yaratılarını. İnançla yapıyorlar bunu. Güçlükleri göğüslemekten kaçınmıyorlar.

             Geçmişte bunun tam tersi olmuştur dersek yeridir. Yazarlarımızın, ozanlarımızın büyük bir bölüğü Türkçenin bitek topraklarına ayak basmamışlardır. Dilin olanaklarını işletmeye, öz değerlerini aramaya yanaşmamışlardır. Anadilin soluğuyla birleştirip bütünleyememişlerdir soluklarını. Yaşarlığın yarına kalırlığın gizini dilde görememişlerdir. Bir alıntıyla, Peyami Safa’nın Yalnızız romanından yaptığımız kısa bir alıntıyla pekiştirelim bu söylediklerimizi:

             “Daha birçok ben’ler düşünülebilir. Fakat kökleri iki tanedir. Ancak bunların şuur mekanizmasındaki yerleri ve fonksiyonları karanlıktır. Bir gayrişuur veya onun tam anlamdaşı olmayarak bir şuuraltı tasavvur edilir. Bence, bunun belirtilerine göre üç tabakası vardır. Biri ruhîdir ve hâtıraları saklar. İkicisi vücuda bağlı, somatiktir, içgüdüleri ve refleksleri taşır. Üçüncüsü atavik veya genetiktir, atalardan intikal eden, kromozomların beden ve ruh üzerine gizli tesirlerini taşır. Fakat bu üç tabakadan hiç birine sosyal benimizi yerleştiremeyiz. Jung’un “kolektif şuursuzluk” dediği arşetipler ambarı yersiz kalmaktadır. Sayısız belirtilerine göre bir de şuurüstü, tâbiri caizse bir hyperconscience tasavvur etmek lâzımdır. Bundan da üç tabaka görünüyor. Biri sosyaldir, bizi cemiyetin polipesişik sosyal benimizi getirir. İkincisi daha yüksek bir derecedir. Parapsişik diyebileceğimiz bu tabakada, zamanı ve mekânı aşan bu daha yüksek şuursuzluk hali, geleceği ve uzağı görmek hassalarının mihrakıdır. Önseziler, telepatiler, metağnomiler, kehanet ve kerametler bu tabakaya girer. Dördüncü buut ve altıncı duyu nazariyelerinin burada kendilerine mesnet aradıklarını görürüz.” (s.446-447)

             Anlatımın yazınsal, güzelduyusal (estetik) bir nitelik kazanmayışı apaçık. Böyle bir anlatı, okuyucunun gönlünde ve kafasında hiçbir titreşim uyandıramaz. Söylenilenler ne denli ilginç olursa olsun. Şundan ki dil kaygısı çekmiyor yazar. Türkçenin sesini içinde duymuyor. Bunun için de yabancı sözcüklerle bezeyip donatıyor deyişini. Şuur mekanizması, fonksiyon, gayrişuuraltı, somatik, refleks, atavik, genetik, intikal eden, kromozom, kollektif, şuursuzluk, arşetip, şuurüstü, hyperconscience, tasavvur etmek, polipesişik, mekân, hassa, mihrak, telepati, metagnomi, buut, nazariye… gibi sözcükleri kullanmaktan kaçmıyor. Doğal olarak bizdenliği olmayan bir havaya, bir yabansılığa bürünüyor anlatım. Yazınsal ve güzelduyusal bir düzeye ulaşamayışı da bundan.

             Peyami Safa, bilinçli bir dil işçisi gibi davranmadığını kendisi de söylüyor bir yazısında: “Romanlarımda fazla yabancı kelime kullanmakla suçlandırıldım. Hâkikatte, birçok mâna inceliklerini bile bile feda etmemek için birkaç fazla yabancı kelime kullanmam lazımdı. Çoğuna kapıları kapadım. Fakat onlar eşikte bekliyor ve kanadı zorluyorlar. Bir gün içeri girecekler. İfade ihtiyacı milli gurura nihayet galip gelecektir.”

             Sorunun can damarı da burada işte. Önemli olan, yabancı sözcükleri az ya da çok kullanmak değildir. Bunlardan tümüyle kaçınmanın yanı sıra, düşünceyi Türkçenin kendi değerleriyle biçimlendirmek, kurmak gerekir. Anlam inceliklerini, güzelliklerini Türkçenin söz dağarcığında aramak, bulmak gerekir. Bir yazar bu arayışı, bu arayışın ortaya çıkaracağı güçlükleri yenmeyi göze almadığı sürece, dilinin işçisi, işleyicisi olma onuruna kavuşamaz. Bundan da öte, yazmanın tadına varamaz, yazdıklarına, dilin tadını katamaz.

             Gerçeği şu ki, öz diline inancı olmayan kişi yazar da sayılmaz. Anadili sevgisi yazarlığın da ozanlığın da ilk koşuludur. Bu sevgiyi içinde çiçeklendiren, büyüten kişidir yazar. Anadilin yürek vuruşunu kaleminin ucunda duyan kişi. Ataç ne güzel belirler bunu: “ Türkçe yazmak, başka dillerin kalecilerini yardıma çağırmadan, kendilerinden gelen olursa onları da bir toklanma gülümsemesiyle geri göndererek Türkçe yazmak, bilseniz ne tatlı oluyor! Önce durumsuyor, o işi başaramayacağınızı, anlaşılmaz, yılınç birtakım engellerle karşılaşacağınızı sanıyorsunuz. Önünüze dikilmiyor değil o engeller; siz gene dönmeyin. Uğraşmayı göze aldınız mı, yenilmeyen güçlük kalmıyor. Dileğin elinden ne kurtulmuş? Yeter ki gerçek olsun inancınız, yeter ki odlu bir sevgi olsun içinizde… Kadı Burhanettin ‘Aşk ile kavuştu gönülüm yoluna ânın/Aşk ile kakılan kapı meftûh değil mi?’ demiş. Sevgi ile kakılınca, inan olsun, dil kapısı da açılıveriyor.”

             Gündeş yazarlarımızın, ozanlarımızın çoğu Peyami Safa’nın değil, Ataç’ın yolunda yürüyorlar. Türkçenin sözdizimindeki kıvraklığı, canlılığı bulmaya, aramaya yöneliyorlar. Dil devriminin getirdiği yeni sözcükleri türlü kullanımlarla zenginleştiriyorlar. Yeni yeni katkılarda bulunuyorlar dile. İnançlı bir dil işçisinin tutumu içindeler. Yargılarımızı bir öykücümüzün, Füruzan’ın yeni yayımlanan Kuşatma adlı yapıtıyle örnekleyelim:

             Öz Türkçe akımının getirdiği yeni sözcükler, dilimizin söz dokusunu değiştirmiştir geniş ölçüde. İnsan duyarlılığının, yaşama deneyimlerinin oluşturduğu her türlü birikimi sıkıntısızca yansıtacak zengin olanaklar kazandırmışlardır Türkçeye. Füruzan bu olanakları gören ve onlardan yararlanan bir yazar. İnsanoğlunun acılarını, öfkelerini, bunaltılarını, bireysel ve toplumsal ilişkilerini dilimizin öz toprağında boy atıp çiçekleniyor: Tutku, olanak, giz, dize, aykırı, albeni, yönelik, tüm, coşku, duyarlık, yapay, yanıt, sorun, koşul, katkı, süreç, karşın, sözcük, yadsımak, kanıt, ayrıntı, yaşantı, yaşam, eğilim, doygunluk, alıntı, ilginç, özenli, görüntü, denli, öykünme, sevgi, öğünç, üzünç, acımasızlık, ilintili, gizemli, sevecenlik, saygınlık, gereksinme, yenik, kesim, sanı, durağanlık, yineleme, yabancılaşma… gibi.

             Yeni sözcüklerin şiir yükünü anlam balını dışlaştırma, onları dilin akışı içinde ustaca eritmeyi, çağrışımlar uyandıracak bir biçimde kullanmayı gerektirir. İşin güçlüğü de buradan gelir. Bu güçlüğü yenmesini biliyor Füruzan. Anadilin sesini sıcaklığını içimizde uyandıran bir deyiş güzelliğe ulaşıyor. Kısa bir alıntıyla somutlayalım bunu:

             “Nelerden sürüp geldim şu koca kente. Yurdumun en bakımlı, para harcanmış semtlerinde yaşayanlarda bir başka biçim ‘biz veririz’cilere rastladım. Üstelik yeteneklerinden ufacık bir kuşkuya düşmüyorlar. Çağdaş insanın biçimsel görüntüsüne öylesine vurgunlar ki, içeriğindeki sorumluluğu görmeleri olanaksız. ‘Niye olmadık seninle?’ diye sormanın yersizliğini bilmiyordu. Bağdaşmanın çekirdeğini öğrenmediler, öğrenemezler de biliyorum. Ama bunlar her zaman vardı, gene de olacaklar. Akıl yoluyle, bula kaybede çoğalacağız. Netseler bunu engelleyemezler. Bir de anlat diyor haspam. Benim kasabamı turistik bir görüntü gibi sereyim istiyor önüne. Kendi yurdunun turisti olmanın kolay duygulanmalarıyle, el çırpmalarıyle bir vitrin seyrine hazırlanıyordu… İşim yok da… Zaten ‘Tokat Bir Bağ İçinde’ türküsünü birisiyle paylaşma isteğimin yanlış davranışıyle girdim işe. Sürdürmek olmazdı. Büyük kentler adamı yılgın değil, güçlü ediyor. Ama aylardan bir ay, günlerden bir gün sılada bir türkü çağıran olur da has söyleyişi içine işlerse kişinin, başlıyor yanındakiyle konuşmaya. Yanlış burada işte. Değmeyenle konuşmak.”

             Görülüyor ki yazar sözcükler düzeyinde kalmıyor. Dilin şiirini yakalamak için sözdizimiyle de oynuyor. Yalın, bileşik, karmaşık, eksiltili, düz, devrik, iç içeli tümceler kuruyor. Kıpırtılı, devingen bir söyleyişle ulaşıyor. Bunu yaparken genel dilden kopmuyor, öznel bir dil yaratmıyor. Burada küçük bir sapma yaparak şunu da ekleyelim, bir dil işçisi olarak yazar, dilin anlatım olanaklarını sonuna değin zorlayabilir. Onları kendince yeniden kurup biçimleyebilir. Ama bu, yüzde yüz öznel ve kişisel bir dil yaratma anlamına gelmez. Böyle bir dil, temelde, sanatın işlevine aykırıdır.

             Füruzan, öykülerinde Türkçenin şiirini oluşturan bir başka olanaktan, ikilemelerden de yararlanıyor. Anlatımın dokusuna incelikle sindiriyor bunları: Olsa olsa, cıvıl cıvıl, dalga dalga, topu topu, kütür kütür, pul pul, ucun ucun, saçak saçak, paldır küldür, ev bark, kanlı canlı, kırık dökük, yarım yamalak, kar mar, gepgenç, apak… gibi.

             İkilemelerin yanı sıra, deyimlerle de renklenip dirileşiyor anlatım. Kullanılan deyimler çoğunca öykü kişilerinin yaşama deneyimlerinin içinden süzülüp geliyor: Boyun eğmek, kısmet çıkmak, el değmek, kır gür çıkarmak, söz çırpıştırmak, laf atmak, yüzünü ağartmak, yürek geçirmek, ele güne karşı, tekne kazıntısı, kol kanat germek, talan etmek, punduna getirmek, tur atmak, oyun bozanlık etmek, kim kime, dum duma, yüreği kan ağlamak, kulak kabartmak, söz kesmek… gibi.

             Her usta yazar, yaratısını oluştururken bir yandan da katkılarda bulunur dile. Füruzan da böyle davranıyor. Sözlüğünü, dil devriminin getirdiği yeni söz değerleriyle bütünleştirdiği gibi bu değerlerden yenilerini de üretiyor: Öğreni, çekelenmek, yaşdönümü, aynılaşmak, bağışlamasız, çevrik, etsellik, yönelik, uygarca, hayvansı, teklik, çağrışımlı, özentili, yadırgı, sınırsızlaşmak, kemirgenlik, umarlı, gömük, yabanıl, atılımsız, isteklenmeli, içerilenmek, dönmek, çevirmelik, yabancılamak, yüreklendirici… gibi.

             Deyişbilim açısından yapılacak ayrıntılı bir değerlendirme Füruzan’ın dil dünyasındaki özgünlükleri değişik yönleriyle gösterecektir. Konumuz dışındadır bu. Kuşatma`ya değinişimiz, salt bir tutumu, gündeş yazarlarımızın dil tutumunu örneklemek içindir. Yazımızı şu gerçeği bir kez daha yineleyerek bağlayalım: Gerçek yazar, gerçek ozan anadili sevgisini içinde çiçeklendirip büyüten, anadilinin yürek vuruşunu kaleminin ucunda duya kişidir…

 

Türk Dili, Nisan 1972  S.247  (Dil ve Yazar,TDK yay. Ank.1973)