

|
Bilim ve Sanat Adamının Çilesi / Âgah Sırrı Levent
Bilim ya da sanat eserlerinden birini ele alan bir okur, onun nasıl hazırlandığını, hangi evrelerden geçerek ne gibi emeklerle meydana geldiğini bilmez; böyle bir düşünceyi hatırından bile geçirmez. Okurun amacı, yalnızca yararlanmak ya da zevk almaktır. Bunu sağlayabildi mi, isteğini elde etmiş olur. Üst yanını düşünmez. Olsa olsa, eğer okuduktan sonra eseri beğenmişse, onun değeri karşısında duygusunu belirtir; "Güzel eser, yazar büyük emek harcamış." gibi sözlerle bu beğenisini açıklar. Yazarın rasgele bir okurdan beklediği de bundan başka bir şey değildir. Üst yanı eleştiricinin görevidir. Oysa bir bilim ya da sanat eserinin nasıl meydana geldiğini, eleştiriciden çok, o eseri yazan ya da bu gibi eserleri hazırlayanlar bilir. Bir sanat eserini, örneğin bir romanı ele alalım: Birçokları, romancının, tasarladığı konuyu, kafasını işleterek, hayal gücünü kullanarak masa başında rahatça ve kolayca kaleme alıverdiğini sanır. Gerçekten, çok önceleri romancı eserini aşağı yukarı böyle yazardı. Ama gerçekçilik akımı bizde de başlayalı, roman inceleme ve araştırmaya dayanıyor. Gerçekçi romanın bizde ilk müjdecisi sayılan Zehra'daki yangın sahnesini canlandırabilmek için, Nabîzade Nazım, tulumbacı koğuşlarını dolaşarak tulumbacılarla arkadaşlık etmiş, günlerce kahvelerine uğrayıp onların kullandıkları terimleri öğrenmiş, yaşayışlarını inceleyip notlar almış, romanını ondan sonra yazmıştır. Çağımızın romancısı yalnız bu kadarla yetinmiyor. Romanının yalnız bir sahnesini canlandırmak için değil, tümü için katlanmadığı zahmet, çekmediği eziyet kalmıyor. Romanını yine masa başında yazıyor. Ancak bu, işin en son evresidir. Romancının, bu evreye ulaşıncaya değin yapacağı hazırlıklar sayısızdır. Önce, doğup büyüdüğü yerin bıraktığı anılardan, yaşadığı çevrelerde gezip gördüklerinden, rastladığı olaylardan, tanışıp konuştuğu kişilerin sözlerinden aldığı esinle romanının konusunu tasarlıyor. Sonra romanının başlıca kahramanlarını yazabilmek için, onların yaşadıkları ve çalıştıkları yerleri birer birer dolaşıyor. Gerekirse günlerce o çevrelerde kalarak birçoğuyla ayrı ayrı konuşuyor. Onların düşüncelerini, duygularını, dertlerini, kaygılarını öğrenerek notlarını alıyor. Bütün bu yerler, evler, dükkânlar, fabrikalar, çarşılar, pazarlar, resmî daireler, özel iş büroları romancı için birer toplumsal laboratuvarlardır. Daha sonra, ele aldığı konu ile ilgili eserleri gözden geçirip belgeler topluyor. İstatistikleri inceleyerek değerlendiriyor. Bütün bu hazırlıklar bittikten sonradır ki, masasının başına geçip eserini yazmağa konuluyor. Sanatçının kişiliğini belirten asıl bu son evredir. İnceleme ve araştırmalarla geçen evre, sanat kaygısı içinde ve aylarca süren yaratıcılık evresine hazırlıktır. Sanatçı uğraşacak, didinecek, hazırladığı notları, belgeleri kullanırken zaman zaman bunalımlar geçirecek, başardığını gördükçe sevinip gururlanacak, sona yaklaştıkça titizlenecek, ancak eserini bitirince doğum sancısından kurtulacaktır. Elbet her roman bu denli sıkı bir yorgunluğun ürünü değildir. Ama roman bu denli sıkı bir yorgunluğun ürünü değildir. Ama sanatta başarının başlıca koşulu bu kaygı ve titizliktir. Bilim eserine gelince: Bilim adamının kaygısı, sanatçının üzüntüsünden az değildir. Bir bakıma ondan da çoktur. Bilim adamı önce bu yetkiyi elde edebilmek için öğrenimin en yüksek aşamasına erişecek, bilim yöntemlerini edinecek, laboratuarlarda ve kitaplıklarda dirsek çürütecek, denemelerde bulunacak, uzmanların yönetimi altında tezler hazırlayacak, okuyacak, notlar alacak, fişler hazırlayacak, kaynakları tarayacak, araştırmalar ve incelemeler yapacak, yeni akımları, yeni buluşları izleyecek; ancak kendisini yetiştirdikten sonradır ki, bilimsel eser meydana getirmek yeteneğine kavuşacaktır. Bilim adamı, uzman olarak yetiştiği dalda bir eser hazırlayabilmek için, o alanda yazılmış başlıca ürünleri gözden geçirmek, kendinden önce gelenlerin çalışmalarını yakından izlemek zorundadır. Vaktiyle hazırlanmış çeşitli fişler, konulara göre ayrılmış dosyalar, bilim adamının ilk yardımcısıdır. Zengin bibliyografya bilgisi ise, onun zihnini genişleten, bilim dağarcığını dolduran en yüklü ve değerli hazinedir. Gerek sanatçının, gerek bilim adamının eserlerini hazırlamak için geçirmek zorunda bulunduğu bu çalışma evreleri, ne enli çetin ve yorucu olursa olsun, kendisi için bir zevktir. Bu zevki elde etmek için çektiği zahmetten hiç yüksünmez. Ama asıl çile bundan sonra başlar. Bilim ve sanat alanına yeni atılan bir gencin ilk amacı, bunca emeklerle hazırladığı eserini basılmış görmek, sonra da onu bilim ve sanat çevrelerine tanıtmaktır. Bunun için önce bir basıcı bulmak ve onunla anlaşmak gerekir. Bu da sanıldığı kadar kolay değildir. Bu uğurda katlanılacak zahmet çok kez genci usandırır, umutlarını kırar. Tutalım ki eser basılıp ortaya çıktı. Nasıl karşılanacak? Bu da gencin ikinci kaygısıdır. O, bu konuda gerçek bir eleştiricinin yardımına muhtaçtır. Öyle bir eleştirici ki, övmek ya da yermek için değil, hiçbir art düşünceye kapılmadan bütün yönleriyle tanıtmak için eseri eline almış olsun. Sevinerek söyleyelim ki, kötü niyetli eski “münekkit” tipi hemen kalmamış gibidir. Şimdi bu alanda yetişenlerin çoğu bu gerçeği kavramış kaleminin haysiyetini bilen kişilerdir. Gerçek bir eleştirici, yeni yetişen bir gencin tanınmasına yardım edebilir. Yeni bir yeteneğin ortaya çıkmasına hizmet eder. Böylece kendini bilim ve sanat çevrelerine, dolayısıyla topluma tanıtan genç, sonra ki eserlerini bastırmak için daha kolay olanak elde etmiş olur. Bilim ve sanat adamı kolay yetişmez. Sanat her şeyden önce doğuştan bir yetenek işidir. Sanat hayatına yeni atılan genç, genel kültürü edindikten sonra, okumak, araştırmak yazılanları izleyip denemelerde bulunmakla kendini yetiştirebilir. Ama bilim alanına atılan bir genç için yetişip olgunlaşmak daha güç ve daha çetin bir iştir. Üniversiteyi bitirdikten sonra asistan olarak fakültede kalan genç, çevresinde daha kolay yetişmek olanağı bulabilir. Gerçeği yansıtmak için hemen söyleyelim ki, bu da kolay bir iş değildir. Birtakım kıskançlıklar, çekememezlikler, sağdan soldan gelen tutkular genci çok kez bezdirir, ilerlemesine, hatta çalışmalarına engel olur. Ama ne de olsa elinden tutacak bir ustası, yol gösterecek bir kılavuzu vardır. Güçlükle de olsa, er geç amacına erişebilir. Hazırladığı eseri bastırabilir. Ama üniversite dışında kalanlar için bu yol kapalıdır. Bunlar, güçlükler ve yoksunluklar içinde kendilerini yetiştirmek zorundadırlar. Hele bilim ve sanat çevrelerinin kayıtsızlığı, koruyucu ortamın henüz yaratılmamış olması, yalnız yeni yetişen gençlerin değil, yetişkin bilim ve sanat adamlarının da en büyük çilesidir. Yetişmiş bilim adamlarının da kendilerine göre dertleri ve üzüntüleri vardır: Bir bilim adamı, mesleğiyle ilgili yeni çıkan bir eseri elden geçirirken bir de görür ki, elindeki kitabın yazarı vaktiyle kendisinin o konudaki yeni buluşlarından geniş ölçüde yararlanmış, hatta kimi yerlerini cümlelerin biçimini değiştirerek kitabına aktarmış, ama kendisinin ve eserinin adını anmayı gerekli bulmamış. Bu yüzden mahkemeye düşenler bile olmuştur. Ama bu gibi sahtecilikleri her zaman ispatlamak kolay olmaz. Sanatçının başına gelen dertlerden biri de, türlü nedenlerle eserinin yasalara aykırı ya da “müstehcen” sayılması, bundan ötürü mahkemeye düşmesidir. Bu yüzden hüküm giyerek hapsedilen, türlü cezalara çarptırılan yazarlar çoktur. Bilim adamlarının bir derdi de yardımcıdan yoksun olmalarıdır. Üniversite profesörleri, asistanlarından, hatta yetenekli öğrencilerinden yararlanabilir. Gerçi bu yardımı kötüye kullananlar, asistanları kendi eserlerini hazırlamakta çalıştıranlar da görülmüştür. Ama asistanların yetişmesini sağlayacak ölçüde sınırlı bir yardım, her zaman haklı sayılabilir. Üniversite dışında kalan bilim adamı ise her türlü yardımcıdan yoksundur. Oysa bilimsel çalışmalarda öyle küçük ayrıntılar vardır ki, bilim adamının bunların hepsine yetişecek vakti yoktur. Örneğin bir yazmanın kitaplıklarda numarasını denetlemek ya da bir yazmanın herhangi bir sayfasındaki bir cümleyi karşılaştırmak küçük ve kolay bir iştir. Ama bu küçük iş, bilim adamının yarım gününü alır. Yetişmiş, toplumca değer kazanmış bilim ve sanat adamı da -her zaman maddî alanda olmasa bile- manevî alanda da değerlendirilmeye muhtaçtır. Yakın zamanlara gelinceye dek bilim ve sanat alanında tanınmış ustalar, hatta yeni yetişen gençler, salt geçimlerini sağlayabilmeleri için gelişigüzel görevlere atanırlar ya da mebuslukla kayırılırlardı. Şüphesiz bu devir geçmiştir. Şimdi kimse böyle bir şey düşünmez. Ancak bugün de, eserlerinin devletçe bastırılması, kendi bastırdığı eserlerin kitaplıklara ve okullara gönderilmek üzere satın alınması, ödüllerle ilgili değerlendirilmesi, bankalar ve ilgili kurumlarca yardım görmesi, hemen hatıra gelebilen olanaklar arasındadır. Bir bilim ve sanat adamı düşünün ki, 50 hatta 60 yıl kalemini ya da fırçasını ustalıkla kullanmış, kendi mesleğinde yurduna hizmet etmiş, ciltlerle eserler bırakmıştır. Birer jübile düzenlenerek birer küçük armağanla gönüllerinin alınması, onlar için bir mükâfattır. Nitekim vaktiyle Hakkı Tarık Us böyle bir girişimde bulunmuş, ama sonu gelmemişti. Bugün Kültür Bakanlığının kurulup, başına meslekten yetişmiş değerli bir kültür adamının getirilmesi, bilim ve sanat çevrelerinde umut ışığı yakmıştır. Devletin bu konuda göstereceği ilgi, geniş yankılar yaparak Türk kültürünün gelişmesine hizmet edecek, herhalde çok hayırlı sonuçlar verecektir.
Türk Dili, Aralık 1971 S. 243 (Dil Üstüne, TDK yay.Ank.1973)
|