Kaynakları Açısından Şiire Bakmak / Dursun Ali Tökel

 

Klasik üzerine bir şeyler söylenecekse muhakkak başvurulması gereken önemli kaynaklardan biri olan Klasik Nedir makalesinde Eliot, Batı sanatkârına, beslendiği ve onsuz yapamayacağı ve ne yazarsa yazsın mutlak borçlu olduğu kaynakları hatırlatır: “Grek ve Roma’nın bütün şâirleri içinde, öyle zannediyorum ki, klasik standardımız için kendisine en fazla borçlu olduğumuz şâir Vergilius’tur... Hatta Eliot’a göre, “klasikle ilgili ne tür bir tanıma ulaşırsak ulaşalım, bu, Virgilius’u dışarda bırakan bir tanım olmayacaktır., hatta şunu rahatlıkla söyleyebiliriz, bu, doğrudan ona dayanan bir tanım olmalıdır.” Eliot  sanatın kaynağı olarak tarihe de değinir ve şunları söyler: “Olgun bir edebiyatın arkasında bir tarih vardır: Sadece olup bitenlerin bir hikâyesi, şu ya da bu türden bir el yazması ve belgelerin bir toplamı değil, bir dilin kendi sınırları içinde kendi imkanlarını kavrama yolunda bilinçsiz olsa da gelişimi olan bir tarihtir bu.”

 

Milan Kundera’nın şu dikkati de kaynaklar bahsinde bir sanatkarın tavrının ne olacağına iyi bir örnektir: Kundera’ya “Romanlarınızı anlamak için Çekoslavakya’nın tarihini bilmek önemli midir” şeklinde bir soru soruluyor ve o bu soruya “hayır” cevabını veriyor. Bu sefer kendisine “romanların okunması için hiçbir tarihsel bilgi gerekmez mi” biçiminde bir soru daha yöneltilince verdiği cevap, yerellikten ziyade komple bir medeniyetin yansımalarına dikkat çekiyor: “ Avrupa’nın tarihi vardır. 1000 yılından günümüze kadar tek bir ortak serüvendir bu. Hepimiz onun bir parçasıyız ve bireysel ve ulusal tüm eylemlerimiz ancak ona göre konumlanırlarsa tam olarak açıklanabilirler. Don Kişot’u İspanya tarihini bilmeden anlayabilirim, ama Avrupa’nın tarihsel serüvenini, örneğin şövalyelik dönemini, saray aşklarını, Ortaçağdan Modern Çağa geçişi bilmezsem, bunlarla ilgili üstünkörü de olsa bilgim olmazsa anlayamam”

Her iki büyük sanatkar da edebî eserin ve tabii ki onu ortaya koyan sanatkarın kaynaklarına dair konuşmaktadırlar. Bu sözlerde dikkat çekici husus, bir sanatçının şiir kaynaklarının milletle veya millete ait bir coğrafyayla  sınırlanmaması, sanatın kaynağı olarak kurucu unsurlarla beraber bir  medeniyete vurgu yapılmasıdır. Bahsedilen Avrupa olduğuna göre; Eliot’a ve Kundera’ya göre, her hangi bir Avrupalı şâirin kaynakları Homeros’la başlar; Virgilius’la devam eder. Bütün bir Avrupa tarihi ve bu tarihin esas üç kaynağı olan, Yunan, Roma ve  tabii ki Hıristiyanlıkla beraber milli varlık alanları Avrupa sanatının kaynaklarıdır. Böyle bir konumda kendimize bir soru sorsak ne dememiz beklenmektedir? Bugün bir Türk şâiri kaynakları hususunda bir muhasebeye çekilse vereceği cevaplar ne olurdu?

 

Mesela biz bu soruya İslam ve bütün bir doğu, İran ve Arap Şiiri, özellikle Mütenebbî, ibn-i Ferîd, Arabi, Firdevsî, Sâdî, Hâfız vb. desek ve bizden özellikle Yesevi, Yusuf Has Hacib, Mevlâna, Yunus Emre’yi sıralasak bu sıralamada ve bu kaynaklarda kim ne kadar mutabık kalır? Kendisi de bir Türk şâiri olan  Özdemir İnce, böyle bir soru karşısında şu tavrı takınıyor: “Osmanlı edebiyatının da içinde yer aldığı Doğu edebiyatının, insanı, dünyayı ve toplumu yapıtının ortasına yerleştirmiş olan Sophokles’i, Euripides’i, Mollière’i, Shakespaere’i, Lope de Vega’sı, Racine’i yoktur.” İnce’ye göre Mevlâna’nın ve Yunus Emre’nin büyük olmasının sebebi ise bunların düşüncelerinin Yunan felsefesinden etkilenmesinden gelir.

 

Modernizm çağlarıyla başlayan ve halen etkin bir şekilde devam eden Yeni Türk Edebiyatı cereyanı içinde Özdemir İnce bu görüşte yalnız değildir. Hatta Namık Kemal’le başlayan ve eskiyi bütünüyle karalayan etkin görüş aşağı yukarı bu seviyededir. Mevlana ve Yunus’a kimileri Özdemir İnce gibi bakmasa bile, bugünün Türk şâirine şiirinde Yunus’un ve Mevlana’nın nerede olduğu sorulsa ne cevap verir, meraka değer bir sorudur.

Burada Mevlana’yla gündeme gelme ihtimali olan dil meselesinin sanat bahsinde çok da önemli olduğu söylenemez. Önemli olmamalıdır. Ama modern Türk şâirinin kaynaklar bahsinde nasıl bir açmaz içinde olduğuna, el’an yaşayan iki Türk edebiyatçısının şu tespitleriyle yaklaşmak gerekir: Nedim Gürsel şöyle diyor “Kemalist Türkiye Osmanlı tarihine pek sahip çıkmadı, onu anlamaya çalışmadı. Eski yazıyı Paris’te söktüm, oysa Fransızca’yı İstanbul’da Galatasaray Lisesinde öğrenmiştim.” Enis Batur’un sözleri daha bir düşündürücü ve trajik: “Yabancı bir müziği öğrenir gibi Dede Efendi’yi dinlemeye başladım. Bu, Cumhuriyetin talim terbiyesinin yarattığı bir sonuçtur. Orada derin bir dünya olduğunu anlıyorum; ama o dünyanın bileşkeleri benim yabancım... bizim eğitim sistemimiz, bu toprakların arkasında yatan kültürü öğrenmemizi engelleyecek bir şekilde kurulmuş.”

İşte Enis Batur’un çok güzel bir cümleyle ifade ettiği bu toprakların arkasında yatan kültürünün bîganesi olanlar hangi sanatlarıyla, neyi ne kadar ifade edecek ve neyin sanatçısı olarak anılacaklardır? Tanpınar, Yahyâ Kemal’in bir şâir olarak varlığını ve esrarını borçlu olduğu bütün bir dünyayı sıralarken onu son “ene’l-Hak” şâiri olarak anmakta ve onun kaynaklarına ilişkin şunları söylemektedir: “Tarih ve dilden başlayarak, mimarimiz, musikimiz, yazı sanatımız, ilave ettiği muhteşem finalle bir çeşit konçerto haline getirdiği eski şiirimiz, peyzajımızla milli hayatın her sahasını kucaklayan bu anket bütün bir ömrünce sürdü diyebiliriz.” Tanpınar devam ediyor, “Bu cemiyeti ruhunda mı öğrenmek istiyorsunuz? Musikisine ve halk havalarına, tekke nefeslerine bakacaktınız.” Bugün şiir yazan veya yazmaya kalkışan Türk şâiri bu sözler karşısında nasıl bir tavır takınır ve bu kaynaklarla arası nasıldır?

Yetenek ve Şiir

 

Ben de şâirin mâderzâd olması gerektiğine inananlardanım. Ama hemen peşinden, sanatın onda bir ilham ve onda dokuz alın teri olduğuna da inananlardanım. Bütün bir sanat ve sanatçı tarihi araştırılsa bunun derin izleri görülecektir. Bir şâir olarak bütün bir ömrünün mahsulü iki şiir kitabı olan Yahya Kemal buna güzel bir örnektir. Şiirin kaynakları bahsinde bir şâirin çalışması işte bu fasıla girmektedir. Almanların ve tabii ki insanlık mirasının da büyük şâirlerinden biri olan Goethe, kaynağın tarihin ve geçmişin şâire katkısına şu sözlerle ölümsüz bir anlam katıyor: “Yeteneklerimizle doğuyoruz elbette,  gelişmemizi, yapabildiğimiz ve bize uygun olan ne varsa hepsini, kendimize mal ettiğimiz büyük bir dünyanın binlerce etkisine borçluyuz. Ben Yunanlılara ve Fransızlara çok şey borçluyum, ben Shakespeare’e, Sterne’e ve Goldsmith’e sonsuz şey borçluyum. Ama sırf bu isimlerle kültürümün kaynağı ortaya konulmuş olmaz.” Peki bugünün şâiri kendi kaynaklarını sıralama mecburiyetinde kalsa  nasıl bir tavır takınırdı? Goethe kendi kaynaklarını sıralarken son derece de cömert ve açık davranmaktadır. Dante’yi kendi kaynakları arasında sayarken onun da daha büyük bir kaynağın varisi olduğunu söylemektedir. Goethe, Eckermann’a insanın bir işi başarmasının sırlarından birini ve bir sanatçı için kaynakların ne kadar önemli olduğunu söylüyor: “İnsanın bir şey yapması için, kendisinin bir şey olması lazım. Dante bizim için büyük bir insan, ama o arkasındaki yüzyılların birikimine sahip..”

Sartre, gerçek anlamıyla sanatın kaynaklarından bihaber ve onun çoğul anlam yaratan bir varlık alanı olduğu gerçeğinden uzak ve yazmayı sadece yazmak olarak algılayanları eleştirirken şunları söylüyor:  “Bugün birçok genç, hiç bir biçem kaygısı taşımıyor ve söylenecek şeyin sadece söylenmesi gerektiğini, bütün işin bu olduğunu düşünüyor. Bana göre biçem –ki, sadeliği dışlamaz, tam tersine öngörür- her şeyden önce, üç veya dört şeyi tek bir şeyde söyleme tarzıdır. İlk anlamıyla basit tümce vardır, ve sonra da altta, eş zamanlı olarak derinlemesine bir şekilde düzenlenen farklı anlamlar gelir. Eğer insan dile bu anlam çokluğunu duyurtmayı beceremiyorsa, yazmaya değmez.        

Edebiyatı, örneğin bilimsel iletişimden ayrıştıran şey tek anlamlı olmayışıdır, dil sanatçısı sözcükleri o şekilde yerleştiren kişidir ki, onlar üzerinde uyguladığı ışık oyunlarına, onlara verdiği ağırlığa göre, sözcükler bir şeyi, ve başka bir şeyi, derken daha başka bir şeyi, her kezinde farklı düzeylerde anlatırlar.”

Kendisi de modern zamanlarımızın bir şâiri olan Yahya Kemal de bu yazı boyunca bahsettiğimiz kaynaklardan yararlanma veya yararlanmama meselesinde bir hayli müştekidir ve bu anlamda modern şiirimizle eski şiirimizi karşılaştırdığında bugünkü şiirimizi son derece yavan ve sığ bulur.

 

Yahya Kemal’e göre Türkler Tanzimat’la beraber “asıl şiirden daha pes ve sathî bir şiire geçmişlerdir.” “Edebiyat artık âteşîn bir hayattan fışkırmadığı için atılışlı değildir, çoraktır. Sevmiyor iğreniyor, hayran olmuyor tiksiniyor, zevk almıyor eğleniyor, aşkın manası alaka, hayatın manası nefsin bütün arzularını teskin oluyor.. şâir, şiiri ruhunda bulamadığı için vezinden, kelimelerden çıkarmaya çalışıyor... Yahya Kemal 1932 yılında yazmış olduğu  Eski Şiirimiz makalesinde “şimdi içinde bulunduğumuz bu 1932 senesinde Türkçe şiirin nasıl bir merhaleye vardığını seyredecek, anlayış sahibi bir insanın en bedbin bir hüküm vermemesi imkansızdır” demek suretiyle Türk şiirinin içinde bulunduğu zor duruma işaret ediyordu. Ve şöyle devam ediyordu: “bundan yirmi sene evveline doğru henüz bir şiirimiz vardı; bu şiirin karileri ve meraklıları vardı; ne kadar yeniliğe giderse gitsin, yine bu şiirin muayyen bir ayarı vardı... yirmi seneden beri ne oldu? Bu kötü merhaleye nasıl vardık bu yoksulluğun sebepleri nelerdir. Şüphesiz bu çok merakı celbedecek bir tetebbuun mevzuudur. Daima bu itikatta bulundum ki Avrupalıların anlayamadıkları eski şiirimiz, anlayıp sevdikleri ve hatta bize sevdirdikleri diğer sanatlarımızdan, mesela mimarimizden daha yüksek bir kıymettedir.” Fakat bugünkü Türk şâirleri bu büyük kıymetlerden ve değerlerden mahrumdur. Yahya Kemal daha da ileri gider ve Fuzûlî ve Nedim’e çok başka bir gözle bakar: “Türk edebiyatı fikirden yana fakirdir, bu nakisayı itiraf ederiz. Fakat hiç bir millet Fuzûlî ve Nedim ayarında iki büyük lirik şâir gösteremez.”

 

Sartre yazmayı düşünen kişilere son derece ciddi şu soruları yöneltiyor: 1.“Söylenecek bir şeyiniz var mı? Bunun anlamı şudur: Başkalarına aktarılacak kadar değerli bir şeyiniz var mı? İyi ama ‘aktarılmaya değecek’ şeyi, bir aşkın değerler dizgesine başvurmaksızın nasıl anlayalım?” 2. Dünyanın hangi görünüşünü örten perdeleri kaldırmak istiyorsun, bu ortaya çıkarışla hangi değişikliği getirmek istiyorsun? 3. Neden şunun değil de bunun sözünü ettin ve –madem ki değiştirmek üzere konuşuyorsun- neden şunu değil de bunu değiştirmek istiyorsun?” Yazmayı bu kadar ciddiye alan biri için böyle bir eser vermek adına nasıl bir ciddi uğraş içinde olması gerektiği anlaşılmış oluyor. Sartre, sanatkârların okunmama, izlenmeme dertlerine bambaşka bir açıdan bakıyor ve şu muhteşem uyarıyı yapıyor: “İdeal bir yazar ‘eh, üç bin okurum olursa ne âlâ’ dememeli, tersine: ‘ya herkes yazdıklarımı okursa ne olur’ diye düşünmelidir.”

 

Şâirin olmazsa olmaz bilgi, müracaat ve kurucu metin kaynağı alanlarına dikkat çeken en önemli sanatkarlarımızdan biri de Fuzûlî’dir. Bu büyük şâirimiz ilimsiz şiiri esassız bir duvara benzettiği ve ilimden mahrum olan şiirden ruhsuz bir kalıp gibi nefret ettiği için (ilimsiz şiirden kâleb-i bî-rûh kim teneffür kılıp), bir müddetliğine hayatını akli ve nakli ilimlere sarf ettiğini (bir müddet nakd-i hayâtım sarf-ı iktisâb-ı fünûn-ı ilm-i aklî vü naklî) söylemektedir. Bugünlerde yayınlanan Şu Şiir İşçiliği adlı eserinde Borges, hemen hemen bütün bir dünya şiir mirası üzerine ölümsüz örnekler ve doyumsuz sohbetler aktarmaktadır. Seri konferans metni olan bu yazılarda Borges’in takip ettiği yöntem ve şiir üzerine konuşmada kullandığı kaynaklar hakkında kitapta şu bilgi veriliyor: “Şu Şiir İşçiliği’nde Borges yeniden aktarma ve tartışma hazzını hiç bir zaman yitirmediği yazarlarla ve metinlerle, Homeros’tan, Virgil’den, Beowulf’tan, Norveç Eddaları’ndan, Binbir Gece’den, Kur’an’dan, İncil’den, Rabelais’ya, Cervantes’e, Shakespeare’e, Keats’a, Heine’ye, Poe’ya, Stevenson’a, Whitman’a, Joyce’a ve elbette kendisine uzanan kaynaklarla sohbet eder.” Bu eseri okuyanlar, Borges’in şiiri anlamak ve anlatmak veya şiiri kurmak için neden bu kadar kaynağa ihtiyaç olduğunu çok iyi anlayacaklardır. Şimdi burada şunu söylemek lazım değil midir? Fuzûlî’nin şiirine bakanlar onun sahip olduğu bu kaynaklara vakıf değilse bu şiirden ne anlayacaklar?  Borges’in şiir hakkında konuşmak için hemen bütün bir dünya edebiyatı gezisine nasıl anlam verecekler? Veya bugünkü şâirler Fuzûlî’nin  yahut Borges’in bu kaygısını çekiyorlar mı?

 

Şunu söylemeye çalışıyoruz: Yahya Kemal’in ta 1932 yılında şikayet ettiği modern şiirimizin köksüzlüğü bahsinde bugün çok daha vahim durumdayız. Bugün 1932 yılından daha iyi olduğumuzu söyleyemeyiz. Hele hele tarihe, dine, coğrafyaya (doğu), ortak medeni mirasa sırt dönmenin bu kadar revaçta olduğu ve yegane kaynağın şâirin kendi ilgi ve bilgi alanı olduğu bir dünyada bir dünya şiiri yazamayacağımız ortadadır. Bugün hemen her Batı’lı düşünce ve sanat insanı şiirlerinin kaynakları bahsinde Eliot’a hak verecektir. Bu soruyu bizim için sorsak ve Eliot-vari  bir sırlama yapsak acaba nasıl bir dizi ortaya çıkardı ve bu dizide yaşayan kaç Türk şair-sanatkarı mutabık olurdu ve kendi kaynaklarını buralarda nerelere dayandırırdı?

 

Metin Kutusu: T.S.Eliot, “Klasik Nedir?”, Eleştiri: Anlamı ve İşlevi,  s. 191.
Metin Kutusu: Nedim Gürsel, “Tarihsel Roman Üzerine”, Tarih ve Toplum, Haziran 2000, Sayı: 198, s.17. (Pek çok kaynağa olduğu gibi bu kaynağa da ulaşmamı sağlayan Sayın Şaban Sağlık’a teşekkür ediyorum.)
Metin Kutusu: Enis Batur’dan aktaran Tunca Kortantamer, “Türk Edebiyatında Gelenek ve Modernlik Tartışmaları Üzerine”, Kitap-lık, Sayı:38, 
Güz 1999, s.166.
Metin Kutusu: A.Hamdi Tanpınar, Yahyâ Kemal, Dergah Yay., İstanbul (t.siz), s. 25.
Metin Kutusu: A.Hamdi Tanpınar, ay.
Metin Kutusu: Johann Peter Eckermann, Yaşamının Son Yıllarında Goethe İle Konuşmalar,  s. 287.
Metin Kutusu: Yahya Kemal, Edebiyata Dair, s. 37.
Metin Kutusu: Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir, (Çev: Bertan Onaran), Can Yay., İstanbul 2005, s. 30-34.
Metin Kutusu: Jean-Paul Sartre, Edebiyat Nedir, s. 32-33
Metin Kutusu: Fuzûlî Divanı, (Haz:K.Akyüz, S. Beken, S. Yüksel, M. Cunbur)), Akçağ Yay., Ankara 1990, Mukaddime, s. 14-15.
Metin Kutusu: