

|
“‘Ömrü Ateş Bir Şairin Feryâdı’: Abdullah Cevdet’in Şiirlerinde Sosyolojik Temalar”/ Mustafa GÜNDÜZ
Özet Abdullah Cevdet Türk düşünce, edebiyat, basın ve siyaset tarihi içerisinde önemli bir aydındır. Yaşadığı dönemin de etkileri ile farklı alanlarda birçok eser vermiştir. Bunlardan önemli bir kısmı da edebiyat alanındadır. Edebî tahliller, şiir, edebiyat teorileri ve şiir eleştirileri bunların başında gelir. Cevdet’in şiirleri dönemin toplumsal ve siyasî özellikleriyle örülüdür. Şiirlerinde tartışmalı kişiliği ve fikirleri hakkında önemli ipuçları vardır. Bu haliyle özellikle onun şiirleri sosyolojik malzeme olarak kullanılabilir niteliktedir. Bu yazıda, onun hayatının son 10 yılında yazdığı şiirlerinin sosyolojik özellikleri üzerinde durulmuştur. Anahtar Terimler: Abdullah Cevdet Şiirleri, II. Meşrutiyet, Sosyolojinin Kaynakları, Şiir ve Sosyoloji.
Giriş Abdullah Cevdet Türk kültür, siyaset ve edebiyat hayatında yakın tarihin en dikkate değer isimlerinden biridir. Hakkında yapılan tartışmalar zaman zaman farklı vesilelerle devam etmektedir. Abdullah Cevdet’in hayatı ve fikirleri üzerine en detaylı araştırma Şükrü Hanioğlu tarafından yapılmıştır. Ancak Hanioğlu’nun araştırması adından da anlaşılacağı üzere, Cevdet’in siyasî portresi üzerine temerküz etmektedir. Oysa Abdullah Cevdet, önemli bir politikacı olduğu kadar, önemli bir sosyolog, felsefeci, aynı zamanda önemli bir edebiyatçı ve özgün bir şairdir. Bu güne kadar onun farklı özelliklerini muhtevi bir çalışma yapılmamıştır. Hakkında yapılan sınırlı değerlendirmeler ise onu hakkıyla tanımamızı ve anlamamızı sağlayamamaktadır. Abdullah Cevdet hakkında son söz henüz söylenmemiştir ve söylenmesi de hayli zaman alacak gibi görünmektedir. Onun için söylenilenlerin çoğu önyargılardan ve yanlış anlamalardan öteye gitmemektedir. Cevdet, 1869’da Arapkir’de doğmuştur. O bütün eğitimini II. Abdülhamid’in eğitim alanında gerçekleştirdiği “mekteb-i hümayûn”larda almıştır. Buna karşın II. Abdülhamid iktidarının sonunu getiren İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin kurucuları arasında yer almıştır. Bu haliyle o önemli bir Abdülhamid muhalifidir. Bu özelliği birçok eserine yansımıştır. Ancak ömrünün sonlarına doğru Abdülhamid konusunda yanıldığını itiraf edenler kervanına o da katılmıştır. Elazığ Askeri Rüştiye’sini bitirdikten sonra Tıbbıye’ye girmiştir. Etkilendiği doğulu ve batılı birçok önder vardır. Bir taraftan batılı felsefecileri tanımaya ve tanıtmaya çalışırken diğer taraftan da Doğu’nun bilge simaları ile ilgilenmiştir. Bu haliyle onun ruh ve düşüce dünyası oldukça çetrefil bir bahçe misalidir. C. Meriç onu “çelişkiler maşeri fikir dünyasına sahip bir aydın” olarak tanımlar. Abdullah Cevdet’in yazı hayatı öğrencilik yıllarında başlamış ve ömrünün sonuna kadar durmaksızın devam etmiştir. Son dönem Osmanlı aydınlarının ortak vasıflarından biri olan, bir değil birkaç insan ömrüne sığdırılamayacak bir çalışma azmine, birikimine sahip olmakla kütüphaneler dolusu eserler bırakmıştır. Yine C. Meriç, Ahmet Mithat Efendi’yi “tek başına bir üniversite” olarak kabul ederken, Cevdet’i de “tek başına bir Edebiyat fakültesi” olarak tanımlar. Abdullah Cevdet’in önemli vasıflarından biri de şairliğidir. Şiir yazmaya rüştiye yıllarında başlamıştır. Onun en çok etkilendiği Yeni Osmanlılardan Namık Kemal’in en bariz vasfı kuvvetli şairliğidir. Cevdet, N. Kemal’in şiirlerini okuduğunda gözlerinin dolduğundan bahseder. Abdülhak Hamit, Ziya Paşa ve T. Fikret onun şiir önderleridir. Tıbbıye öğrenciliği yıllarında Hz. Peygambere Nat-ı Şerif yazmıştır. İlk bastırdığı kitaplarından biri Kahriyyât’tır ve bu bir şiir kitabıdır. Bu kitabındaki şiirlerin hemen hemen tamamı Abdülhamid hakkındadır ve onu hürriyet düşmanı olarak suçlar. Bu kitabındaki şiirler sanat kaygısından ziyade, siyasî özlemlerin, duyguların ve kahırların bir ifadesi olarak özgürlük, hürriyet, vatan sevgisi temalarıyla kaleme alınmıştır. Cevdet 1905’te Cenevre’de çıkarmaya başladığı İçtihad mecmuasında sürekli dörtlükler halinde bazen de çok daha fazla hacimlerde şiirler yayımlamıştır. Bu dörtlüklerin tamamı hacimli bir kitap oluşturacak kadar vardır. Cevdet dörtlüklerinden birçoğunu bir araya getirerek 1931’de Karlı Dağdan Ses adıyla kitaplaştırmıştır. Bu yazıda kısaca Cevdet’in bir ömür boyu çıkarmakta direndiği İçtihad dergisinde parçalar halinde, yayımladığı şiirlerinin toplumsal hayatta bulduğu karşılıklar üzerinde durulacaktır. Farklı bir ifade ile şairin sosyolojik düşüncesi şiirleri üzerinden izlenmeye çalışılacaktır. Böylece bu çalışmada sosyoloji araştırmaları için farklı bir kaynak kullanımı da denenmiş olacaktır.
Sosyolojik Araştırmalarda Şiir Bir Kaynak Olarak Kullanılabilir mi? Bu sorunun cevabı bir anlamda bu yazının metodu ve kaynaklarının kullanılabilirliğidir. Şu halde cevap, ‘evet’tir. Öncelikle ifade etmek gerekir ki, şiir de sosyolojik araştırmaların temel kaynaklarından biri olabilir. Esas ilgi alanı toplum olan sosyoloji (b)iliminin birçok araştırma kaynakları, bilgi edinme ve veri toplama yöntemleri vardır. En belirgin ayrım uygulamalı sosyoloji ile teorik ve metodolojik sosyoloji arasındadır. Teorik sosyolojinin kaynakları uygun yöntemler kullanmak şartıyla basılı bütün materyaller olabilir. Özellikle tarihsel sosyoloji çalışmaları için bütün tarihi malzemeler sosyolojinin temel kaynakları arasında yer alır. Süreli yayınlar, ilanlar, fermanlar, mühimme defterleri, nüfus defterleri, tereke defterleri, şer’iye sicilleri vs. kaynaklardan hareketle bir dönemin sosyolojisi hakkında bilgiler edinmek mümkündür. Bu kaynaklar arasına edebiyat metinleri de dahildir. Aslında folklor içerisine giren bütün başlıklar, halk hikâyeleri, bilmeceler, oyunlar, masallar, efsaneler, menakıbnâmeler, gazavatnâmeler vb. sosyolojik araştırmaların kaynaklarıdır. Şiir de pekâlâ bunlar arasına girebilir. Toplumsal tarihin önemli kaynaklardan biri olarak edebiyatın görülmesi ve metodolojik olarak edebiyata sosyolojik bir bakış açısıyla yaklaşma denemesi ilk olarak Fuat Köprülü ile başlamıştır. Köprülü’nün 1913’te Bilgi Mecmuasında kaleme aldığı ‘Türk Edebiyatı Tarihinde Usül’ makalesi, tarih, edebiyat ve sosyolojinin iç içeliğine dikkatleri çekmesi bakımından hayli önemlidir. İktisat tarihçisi Sabri F. Ülgener’in çalışmaları büyük ölçüde divan edebiyatı metinlerine dayanır. Ülgener bir beyit ya da mısradan hareketle bir dönemin iktisadi anlayışını tahlil etmektedir. Ç. Altan, son yazılarının birinde Tevfik Fikret’in “Sis”indeki muazzam bir sosyolojik içeriğin varlığına işaret eder. Edebiyattan içre iktisat yazılabiliyorsa, sosyoloji hayli hayli yazılabilir. Ancak bu çok fazla emek, birikim ve formasyon isteyen bir iştir. Bu zorluğun temelinde Türkiye’ye sosyolojinin girişi ve gelişim sürecinin niteliği yatmaktadır. Bu güne kadar sosyolojik çalışmalarda edebî ürünlerin ve yerli kültür unsurlarının fazla kullanılmadığı görülmektedir. Bu da sosyolojinin Türk toplumuna biraz yabancı kalmasına sebep olmuştur. Cumhuriyet’in başlangıç yıllarında elde ettiği itibarını büyük ölçüde kaybetmesine sebep olmuş ve sosyolojinin toplum nezdinde bir ölçüde yabancılaşmasını meydana çıkarmıştır. Şiir dilin ruhudur ve aynı zamanda ziynetidir. Dil zevkini en ileri düzeyde ve incelikte hissettirebilen edebi tür öncelikle şiirdir. Ama şiire sadece bu gözle bakmak onun önemli bir yönünün ıskalanmasıdır. Bu da şiirin sosyal gerçekliğe işareti yönüdür. Özellikle siyasî ve sosyal içerikli şiirler dil özelliğinden ziyade anlam zenginliği bakımından önemlidir. İsmet Özel’in 1965 tarihli Partizan ve 1974 tarihli Amentü şiirleri onun iç dünyasındaki depreşmelerine, çelişkilerine ve zihnî dertlerine tercüman olmasının yanında dönemin toplumsal ve siyasî havasını da olağanüstü bir derinlikte resmetmesi yönüyle hayli ilginçtir ve önemlidir. Bu ve benzeri şiirler söz konusu dönemin siyasî ve toplumsal koşulları konusunda önemli kaynaklar durumundadır. Edebî türler her zaman bilimsel yazıların, makalelerin ve incelemelerin önünden gider. Bu bakımdan eleştirel bakışların ilkini şiirde ve diğer edebî türlerde görmek mümkündür. Bu konuda Kurtuluş Kayalı’nın çoğu zaman Reşat Nuri’nin Yeşil Gece romanıyla alakalı olarak verdiği bir örnek zikredilebilir. Roman kahramanı Şahin Bey, Cumhuriyet inkılâplarının içtimai yönünün toplumda tam olarak yerleşmesinin zaman alacağını söyler ve bunu eleştirel bir dille ifade eder. Bu, erken Cumhuriyet eleştirisi olarak da görülebilecek bir tutumdur. Ama romanın yazıldığı dönemde hiç de fark edilmemiştir. Bu durum yazarların da bir sığınağıdır. Gazete makalesinde rahatlıkla ifade edilemeyecek olan görüşlerin edebî türlere dökülmesi, büründürülmesi ya da şiirle ince bir dil zevkiyle süslenerek sunulması tarih boyunca sürekli başvurulan bir yöntem olmuştur. Şeyhi’nin Harneme’si her şeyden önce döneminin toplumsal eleştirisi olarak okunabilir. Hiciv şiirleri ve methiyeler bu tarz eserlerdir. 19. yüzyılın ortalarına kadar Osmanlı toplumunda basın yoktur, dolayısıyla eleştiri de yok gibidir. Oysa şiirin sosyolojik yönü bu eksikliği fazlasıyla ve daha kalıcı ve etkin bir biçimde yerine getirmiştir. Yine erken cumhuriyet eleştirilerinin öncelikle edebî türlerde gizli olması da bu gerçekliğe işaret eder. Ancak edebî türleri bu gözle inceleme fazlaca yapılan bir iş değildir. Bu durum meselenin müşküllüğünden ve disiplinler arası çalışmalara fazla itibar edilmemesinden de ileri gelebilir. Ziya Paşa, Namık Kemal, Tevfik Fikret, Mehmed Akif vd. birçok şairin şiirleri her şeyden önce –hatta edebî yönlerinden bile önce- siyasî ve sosyolojiktir. Çünkü öncelikle şiirlerin yazılma gerekçeleri buna işaret eder. Şiir bir anlamda uzun bir süre toplumla ya da siyasal düzen ile meselesi olanların bu dertlerini ifade biçimi olagelmiştir. Söz konusu şairlerin şiirlerinden dönemlerinin siyaseti, toplumsal yaşamı ve düşüncesi konusunda çok önemli bulgular çıkarmak oldukça kolaydır. Meselâ, Kaside-i Hürriyet, Zafernâme, Terkîb-i Bent’ler, Sis, İstibdât, bütün içerikleriyle siyasî şiirlerdir. Bu listeye Abdullah Cevdet ve onun şiirleri de dahil edilebilir. Onun şiirlerinden pek çoğu siyasi ve sosyolojiktir. Bununla birlikte şairin psikolojisini de anlatan açık ifadeler vardır. Bu çalışmanın temel amaçlarından biri, A. Cevdet’in şiirlerindeki toplumsal temalara değinmek ve şahsî psikolojisini ele veren anlamlar üzerinde durmaya çalışmaktır.
Şair ve Şiiri Şiir her şeyden önce şairin duygularını anlatan bir ifade biçimidir. Ancak bu ifade biçimi diğer ifadelerden kesin bir şekilde ayrılır. “‘Gerçek şair kimdir’”? diye sorarsanız, “ben” diyebilendir diyorum. Ben diyebilmek uzaklık ister. Uzaklaşan yakınlaşır. Neden uzaklaşıyorsa o şeye yakınlaşıyor demektir.” Şair, ifadelerini diğer kişilere farklı bir şekilde sunmak isteyendir. Aynı zamanda farklı bir şeyinin olduğuna inanan ve bu farklılığını yansıtmak isteyenlerin işidir şiir yazmak. Şu halde başkasına verecek bir şeyi olmayanın ve vereceği şeyin sunumunda farklı bir yol takip etmeyen ya da edemeyenin şairliği söz konusu değildir. Nu noktada Abdullah Cevdet bir şairdir. Onun başkalarına vereceği çok şeyi vardır. Vereceklerini sunmada da çok farklı yollar ihtiyar etmiştir. Şiir bunlardan sadece biri şiirdir.
Şiirlerin Biçim özellikleri A. Cevdet’in bu yazıya konu olan şiirleri dörtlüklerden oluşmaktadır. Ancak serbest ölçülerde yazdığı şiirleri de vardır. Genelde 1. ve 3. mısralar ile 2. ve 4. mısraların kafiyeleşmesi (a.b.a.b.) ile yazılmakla beraber, farklı kafiye türleri de kullanılmıştır. Bununla birlikte 1. ve 3. mısraların serbest, 2. ve 4. mısraların kafiyeleşmesini de yaygın olarak kullanmıştır. Her dörtlüğün içeriğe uygun bir başlığı vardır. Her dörtlüğün altında yazılma tarihleri ve bazılarında yazılma yeri de verilmiştir. Bu çalışmaya İçtihad mecmuasının Latin harfleriyle çıkan sayılarındaki şiirleri konu edilmiştir. Dolayısıyla şiirin kelimelerinin yazımında oldukça fazla yanlışlıklar ve farklılıklar vardır. Bu önemli bir inkılâba başlangıç ve alışma devresi olduğundan dönemin diğer bütün yayınlarında da görülen bir özelliktir. Şiirde kullanılan kelimelerin anlam ve şekil bakımından büyük benzerlikleri vardır. Şairin en çok kullandığı edebî sanat ‘tezat’tır. Öyle ki neredeyse her dörtlüğünde mutlaka bir tezada yer verir. “Sönen şule”, “cehennem bahçesi”, “sevmekle acımak”, “ezel, ebed”, “vahdet ü kesret”, “incinmek ve incitmek”, “nur ve nâr”, “yaşayan ölüler”, “nur ve zulmet”, “baş eğmeyen mazlumlar”, “ağlayış, gülüş”, “gülen göz yaşları”, “fani ve baki” gibi daha bir çok zıtlıklar sıklıkla kullanılmıştır. Kişiselleştirmeler ve kişiye ya da bir kahramana benzetmeler de dikkat çekmektedir. Şair çoğu zaman kendini bir önder ile özdeşleştirir. Şair bazen, Promete olur, bazen çağın peygamberi, bazen de Arap şairi Örfi olur. Elbette bu kişilerle benzeşme tesadüfi değildir. Şairin protest ruhu ve farklı olma ideali bunun temel nedenlerindendir.
Şiirlerde Şairin Hayatı ve Toplum A. Cevdet’in şiirleri genellikle siyasî ve sosyolojik içeriklidir. Çoğu yerde kendisi ile toplum arasındaki iletişimi konu edinir. Bu yazıya konu olan şiirler şairin hayatının sonlarına doğru yazdıkları olduğu için genelde büyük bir yakınma vardır. Şair kendini bütünüyle topluma adamış ama karşılığını bir türlü alamamıştır. Hemen hemen bütün dizelerine yansıyan kelimelerden en başta gelenleri, ümitsizlik, yalnızlık, hüzün, çöküş, yıkılış, ağlayış, tecrit olma, hasret, isyan, sükût, ve benzerleridir. Birçok dörtlüğünde yol gösterici biri olduğunu, toplum için kendini feda ettiğini, kendisinin modern bir müçtehit olduğunu söyler. Şairin hayatı bütünüyle toplum için geçmiştir. Bu dönemin toplumsal koşullarıyla örtüşen bir durumdur. Osmanlı devletinin çözülmesi ve toplumun büyük bir buhran içine girmesiyle, içine düşülen inkırazdan kurtulabilmek için bir çok önderler, yol göstericiler ortaya çıkmıştır. Topluma yol göstermek, doğru olanı tercih ettirmek ve onları müreffeh bir seviyeye ulaştırmak liderlerin hayati sorunları haline gelmiştir. Ancak bu dertlerle kıvranan şair anlaşılmadığından müştekidir. Kimse onun gittiği yoldan gitmemiş, söyledikleri anlaşılmamış, hatta yanlış anlaşılarak susturulmaya çalışılmış, uzlete zorlanmıştır. Şimdi şairin kendini topluma takdimi ve yakınmalarını konu edinen bazı dörtlüklere bakalım: Şair bir dörtlüğünde kendisini Şehnâme’de geçen efsane kahramanı yerine kor: “Ruhani Balyoz Kırdığım kayadan fışkıran şimşek, / Perde-i Rahman’a açdı bir delik; Bakışır dururlar şimdi ruhumda / Sağır yüksekliğe dilsiz derinlik.” Şairin kırdığı taştan bir şimşek fışkırmış ve bu şimşek Allah katında bir delik açmıştır. Ancak şimdi bu şimşekler ruhunda sağır ve dilsiz bir şekilde durmaktadır. Yine benzer bir dörtlükte şair şöyle seslenir: “Sai Mezarının Taşına Bu toprağa beni atdı bir şimşek; / Yanan kanatlarım kaldı göklerde; Yaşatmak gayreti yaşatdı beni. / Ölmemin teselli olduğu yerde.” Bu dörtlük şair ve toplum arasındaki ilişkiyi en güzel biçimde açıklayan dörtlüklerden biridir. Şair bu dünyaya bir şekilde düşmüştür. Yanarak gelmiştir. Yanan kanatları gökyüzünde kalmıştır. Ancak içine düştüğü toplum yaşamaktan bezgindir. Yaşama sevinci hayata tutunma sevinci yoktur. “Allah canımı alsa da kurtulsam” bu toprakların ürettiği bir sığınaktır. Ölmek bir tesellidir adeta, kurtuluştur. Yaşamanın bir anlamı yoktur. Bizler ki, “yaşamak ve yaşatmak yerine, ölmek ve öldürmek üstüne peteklenmiş; ruhsal açıdan garip bir Şark patolojisinin çocuklarıyız...” Dolayısıyla insanları dünyevî bir teşebbüse ikna etmek hayli güçtür. Bu dünyaya miskin bir geçicilik gözüyle bakar insanlar. Oysa A. Cevdet bir yazısında “insanın dünyası nasılsa öbür dünyası da öyle olur, hatta ondan daha ziyade olur” mealindeki âyete telmihle bu dünyanın ne kadar ciddiye alınması gerektiğini öğütler okuyucularına: “İ’mel li dünyâke kâineke ta’yîş ebeden ve i’mel li âhireteke kâineke temûtu ğaden ya’nî “dünyân için hiç ölmeyecekmiş gibi çalış, âhiretin için de mutlak ve ilâhî adâletin büyük mahkemesine yarın çıkacakmış gibi âdil ol ve Allah’tan kork’ hükmünü hayatlarına rehber ediyorlar. Ve ‘bu dünyada kör olan, öteki dünyada da kör olur ve belki daha fenâ bir halde bulunur’ meâl-i şerifinde bulunan: “ve men kâne fi hezihi a’mâ fe hüve fi’l-âhireti a’mâ…”ilh (İsrâ:71) âyetini, tâ derinliğinin sonuna kadar anlıyorlar. Buradaki amâlıktan, körlükten murat olunan şüphesiz maddî anlamda körlük değildir. Maksud, cehâlet ve taassup körlüğüdür.” Cevdet, dünyayı boş vermiş miskin bir hayat süren toplum içinde yaşamanın, sağırlar pazarında davulcu, ya da körler meydanında mumcu olmaya benzediğini söyler. Bu ise onun için ızdırapların en acı verenidir. “Devrimde kimse tatmadı ta’mi şerabımı” diyerek anlatmak istediği hakikatlere sağır bir toplumla yaşamaktan büyük üzüntü duyar. Bir başka dörtlüğünde A.Cevdet şöyle seslenir: Bir geniş nağme ile ‘âlemi doldurmak için, Bulmadım, çok aradım bülbülümün eşlerini; Ey kışın ezdiği cansız, heyecansız canlar, Geliniz paylaşalım alnımın ateşlerini. Isıtmaya geldik buz deryasını, / Bir özge alemin muhaciriyiz; Sağırlar elinde kâtp âvazı, / A’malar şehrinde mum taciriyiz. Bu âleme büyük bir seda salmak, name vermek için geldim. Ancak ne kadar gayret ettiysem de istediklerimi bulamadım. Bana eş olacak, derdime ortak olacak insanları bulamadım. Dünya bir buz deryası idi. Bunu ısıtmaya geldim. Cevdet bu zorluğa göğüs germek için yaratılmış bir varlığım, sağırlar elinde davul, amalar şehrinde mum taciriyim diyerek yalnızlığının sınırlarını çizer. Bu çok büyük bir yalnızlık ve çaresizliktir. Zorlukların, çaresizliklerin adeta yok ettiği nisanlara seslenir şair: geliniz, derdimi paylaşalım. Eğer benim dertlerimi paylaşırsanız bu yok olmuşluktan kurulabilirsiniz. Şair bu dünyada ve bu toplum içinde varlık sebebini şöyle açıklar: Muztarib canlara imdad, ya feryad olmak, Şa’irin varlığının hikmeti âlemde budur; Isıtır titreyeni, söndürür öç ateşini; Güneşi kış gününün, yaz gününün yağmurudur. Cevdet şöyle der: ‘Zulüm gören, muzdarip, üzgün, dertli insanlara ümit olmak, onların sesi olmak için ben vardım bu dünyada. Bu âlemde olmamın hikmeti budur. Üşüyenleri ısıtır, öç ateşlerini söndürürüm. Kış gününde güneş, yaz günüde rahmetim’. Şair, insanlığın derman elçisidir. Her zaman, her yerde ve her şekilde şifa olmaya, muhtaçlara yardımcı olmaya hazırdır. O bu toplumda adeta tanrının elidir. Tam Prometousçu bir yaklaşım. Bu toplumun ilham kaynağıdır o. Tanrıdan ateşi çalacak ve toplumunun hizmetine sunacaktır. Toplum kendi kendisinin ilhamını bulamıyor çünkü. İllaki birileri ilham getirecek. Getirdiği o ilhamı kıvama sokacak, sonra insanlar şifa bulacak. Bütün bunlar cemaat toplumunun, himaye toplumunun, vesayet toplumunun bariz hususiyetlerinden değil midir? Şair içinde yaşadığı toplumun farkındadır ve onların ihtiyaçlarını göz önünde bulundurur. Burada çok önemli bir özellik ortaya çıkıyor. A. Cevdet ve arkadaşları bireyselliği savunuyorlardı yazılarında. Prens Sabahattin’in toplumu kurtarmak için sunduğu reçetenin ilk maddesi ‘infirâdi’ bir yapılanma meydana getirmekti. Oysa insan ruhunu ele veren şiirlerinde şair, ‘içtimâi’ yapılanmaya sahip toplumun ruhuyla ne kadar örtüşüyor, toplumuyla iç içe geçiyor. İşte bu, şiir ikliminde şair ve toplum birleşmesi, kaynaşması değil midir? Yine şairin şu dörtlüğü de aynı mealde okunabilir: Zulmet içinde yükselerek nurdan bir el Kor bî huzur alnına bir şu’le halesi; Her lahza’i şu’uru bir ‘asri azâb olur Mest etmese hayatını ilhamının sesi.” Yine bir başka şiirinde Cevdet, “Varlığım bir muhteşem hürriyetin avazıdır” diyerek hürriyet tellallığına soyunur. Bu defa da insanlara hürriyeti anlatmak ve öğretmekle vazifeli biri olarak görür kendini. Ömrünün sonlarında mevcudiyetini ilâhi bir hikmete bağlayacak kadar kendisini bu toplum için modern zamanların müçtehidi, güneşi, rahmet yağmuru, peygamberi ve hatta yarı tanrısı olarak gösteren dörtlükleri son drece ilginç özellikler gösterir. Önce seçilen üç önemli dörtlüğe bakalım: Şa’ir Nim Huda Bazen bir güneş oldum, ufkda yandım ba’zan, Rahmet yağmuru oldum gönüllere serpildim İlahlarla oturdum bir meclisde yan yana, İlaheler elinden şerab içmeyi bildim. Şa’ir Cennet Yapıcı Sizi aydınlatmaya çalıştım gece gündüz, Aydan güneşe gitdim, güneşden aya geldim; Peygamberler va’d ederler cennet öbür dünyada Ben size bu dünyayı cennet yapmaya geldim. Büyük Şa’ir Bir güneş kudret ü şanile gönüller yanacak, Sayhaler vermeyecek nöbetini nevhalara: Yaracak ufk arayan şa’ikamız benzeyemez Kökü bir saksı içinde yetişen dehalara. Bu üç dörtlükte şairin önemli özellikleri ve iddiaları göze çarpmaktadır. Birinci dörtlükte şair, bazen ufukta bir güneş olup yandım, bazen rahmet yağmuru olup gönüllere serpildim, ilahlar meclisinde bulunup, ilaheler elinden şaraplar içtim diyor. Prometo’cu bir yaklaşım. Şair kendisini Olympos’un yerlileri ile eşdeğer tutmakta. Kendisini halk için gönderilmiş önemli bir önder olarak sunmakta ve bunu “rahmet yağmuru” ifadesiyle ortaya koymaktadır. Tanrılardan aldığı ilhamı, halka aktaran bir elçi olarak görür kendini. Bu ilhamı yorumlayan, halkın yararına sunan, onlara tanrı adına kılavuzluk eden biri olarak temayüz eder. İkinci dörtlükte ise şair, birinci dörtlükte söylediklerinin devamını getirir. Gece gündüz durmadan insanları aydınlatmaya çalıştığını söyler. Bu görevini yerine getirebilmek için aydan güneşe, güneşten aya gitmiştir. Bu çok büyük zorluklara katlandığını gösterir. Halkı aydınlatmak için ne kadar uzun yolculuklara, erişilmez sanılan mesafelere gidip gelmeyi göze aldığını belirtir. Asıl mesaj son iki mısrada verilir. İnsanlığa gönderilen ilâhi peygamberler, cennetin öbür dünyada olduğunu vaat etmişlerdir. Asıl mutluluk öbür dünyadadır bu inanca göre. Bu dünya cefa dünyasıdır, sıkıntı dünyasıdır. Burada sıkıntılara katlanılmalı ki öbür dünya da cennet hak edilebilsin. Oysa şair bunun tersini düşünür. İnsanlık için cennet bu dünyadır. Eeğer insanlık bu dünyasını cennet ederse o zaman öbür dünyada gerçek cennete kavuşacaktır. Abdullah Cevdet bu görüşünü bir başka yazısında, “bu dünyada nasıl isen öbür dünyada da aynı olursun hatta daha ileri seviyede” mealindeki âyeti delil göstererek savunur. Eğer insanlar ilimle, irfanla, sevgi ve muhabbetle yaşadıkları dünyayı cennet yapamazlar ise, onların öbür dünyada da cennete kavuşması söz konusu değildir. Öyleyse yapılacak iş, öncelikle huzurlu ve mutlu bir toplumsal yaşam oluşturmaya çalışmaktır. Şair bu görüşleri ile kendisinden sonra gelen bir şairle de büyük ölçüde tevafuk içindedir. Bu konuda Nazım ile Cevdet nerede ise aynı dili konuşmaktadır. Nazım, “Çocuklarımıza Nasihat” başlıklı şiirinde şöyle seslenir: “Sen kendi cennetini kara toprağın üstünde kur.” Kara toprağın üzerinde cennetin kurulabilmesi için de topluma önderliği şair kendisi üstlenmektedir. Çünkü o toplumda seçkinler sınıfının olması taraftarıdır. İlim ve irfanla yücelmiş bir seçkin sınıfın ancak modern toplumsal değişimi sağlayabileceğine inanır. Son dörtlükte de şair, doğacak bir güneşin ışıklarının, gönülleri yakacağını söyler. Burada dikkat çeken son mısradır. Şair dehaları saksılarda yetişenler olarak niteler. Bu niteleme içinde yaşadığı toplumla özdeşleşebilecek bir ifadedir. Zira, bu toplumda dehaların yetişmesi, zordur ve bir devamlılık arz etmez. Köklü değildir. Gelip geçicidir. Cevdet, bu toplumdaki deha yetişmesi konusuna ilgi duymuş ve dergisinde uzun süre, “Deha Nedir?” başlıklı İtalyan Adolf Padovan’dan Zaimzâde Hasan Fehmi’nin yaptığı çevirilere yer vermiştir. Cevdet, bu dörtlüklerde varoluşsal bir özeleştiri sunmaktadır. Toplumda var olma nedenini sorgulamaktadır. Bu sorgulamaların yapıldığı bir başka dörtlüğü de şöyledir: Şa’ir Bal Arısı Gardan Şarka güneşler taşıdım, Cennet kevser, eşler taşıdım; Ben bu yokluk elinin bir varıyım, Yapdığı balda boğulmuş arıyım. 1904’te Mısır’da Shilller’den yaptığı tercümeye yazdığı önsözde Cevdet, bu topluma yeni, taze ve işe yarar bir hayat verebilmek için Doğu ve Batı kültürlerini öğrenmek gerekir diyordu. Halkına batı ve doğu medeniyetlerini terkip ederek sunmak isteyen şaire bu dizeler tercüman olmakta. Batının ve doğunun güneşlerini birbirine taşımaya çalışmıştır şair. Bu güneşler, Doğudan Mevlana, Yunus, Hayyam, Gazali, Ebu’l-Âla el- Maarri vd., Batıdan da Goethe, Shiller, Hugo, Rousseau, Montesquieu, Balzac ve diğerleridir. Bu iklimde şair kendini yokluk ikliminin varı olarak sayar. Bu yokluk, kültür ve ilim bakımından batıya nazaran geri kalmış olan Osmanlı ya da doğu toplumlarıdır. Şair bu topluma güneşler taşımakla kendini görevli bulur. Bu vadide şair bir bal arısı gibidir. Ancak kendi yaptığı balda boğulmuştur. Söz dinletememiştir. Kabullendirememiştir kendini. Tekfir edilmiş, dışlanmış, olmadık hakaretlere maruz kalmıştır. Ondaki bu küskünlük, itilmişlik, diğer birçok şiirine de yansımıştır. Ömrünün sonlarına geldiği bir zamanda yazığı dörtlüğünde şöyle yakınır: Şa’ir Muhitine Dinledi vecd ile yalçın kayalar, ummanlar, Bir sana yetmedi te’sir nevayi udum , Yağmurum munkalib oldu acı gözyaşlarına, Ölü bir ufk üzerinde dolaşan bir bulutum. Şairin bu feryadı boşuna değildir. Çünkü o çağdaşlarından farklı düşünmektedir. Farklılıklara ise yaşam hakkı sınırlıdır. Toplum kendisiyle aynı düşünmeyen çocuklarını doğmadan öldürmek ister ya da sakat bırakır. Bütün bunlara rağmen yaşamayı başaran aykırı çocuklar kucağında yaşadıkları toplumun üvey evlatları olmaya mahkûmdurlar. Cevdet’i üvey evlatlığa mahkûm eden de onun farklı olmasıdır. O öncelikle çağdaşlarının din, iman, ibadet, sevgi, muhabbet ve ilim irfan kavramlarına farklı bakar: Çevresindekiler ile farklı düşündüğü için ölüm tehditleri almaya başlayan şair onlara şöyle cevap verir: “Yaşatmakdır vazife, öldürmemek yetişmez: Senin dinin yaşamak bizimki yaşatmakdır.” Yine aşağıda birkaç tanesi verilebilen diğer dörtlüklerinde de onun din, inanç ve ibadet anlayışlarındaki farklılıklar belirgin bir şekilde ortaya çıkar: Şa’irin Haccı Biz Ka’beye sermesti muhabbet gideriz, Bir saltanati cami’a vu derbederiz; Bin rabita’i hak bizi halka bağlar: İncinmeyi, incitmeye tercih ederiz. Muhabbet Peygamberine Bende bir yaralıyım, lâkin “Golğotha”m da yok İpek saçile benim kanımı silen Madlen; Bu so’uk, kin ilinde sevmekdir ibadetim, Ey sevgisi daima alev gibi yükselen! Dinim ve İbadetim Ma’budum faziiet fikri, nemazım, Sevmekdir her canı, ‘âciz,muktetedir; Kıblem nihayetsiz faza, yıldızlar, Tesbihimin altun daneleridir. Sevmek Cihanın Canı Mu’tekid kâfiriz, i’tikadımız , Sevmenin Allaha can olduğudur ; İçdiğimiz bezmi ‘işretimizde , Nâ mütenahilik susuzluğudur . Şa’irin Dini Hayat ü kainat asudedir ağuşi nurudur, Değil dini husumet dinimiz muhabbetdir; Lisan-ı vechidir eş’arımız vicdani tevhidim. Nevâyi ‘umudumuzda titreyen kalbi tabiatdir. Dinim Mabudum fazilet fikri, nemazım, Sevmekdir her canı aciz, mukdedir. Kıblem nihayetsiz fezâ yıldızlar, Tesbihimin altun taneleridir. Bu dizelerde şairin çağdaşlarından farklı düşündüğü açık olarak görülmektedir. O Kabe’ye muhabbet için, insanlar arasında bir sevgi sarhoşluğu oluşturmak için gittiğini söyler. Onu bin bir türlü bağlantılar, rabıtalar halka bağlar. Başkalarını incitmektense, kendisinin incinmesini ister. Şair, benim ibadetim sevmektir der. İnsanları sevmek onun için ibadet sayılacak bir davranıştır. Bu haliyle o, İslâm’ın muamelat kısmının önemine dikkat çeker. Önemli olan kişilerin ibadetleri değil, insanlar ile olan ilişkileridir. Bu düşüncelerini son dörtlükte daha net olarak açıklar. Şair, “taptığım şey fazilettir, namazım aciz olsun, muktedir olsun her türden her görüşten bütün insanları sevmektir. Benim kıblemin nihayeti yoktur. Kıblem sonsuzluk olan fezadır ve tespihimin altın taneleri yıldızlardır” der. Onun düşüncesine göre insanları sevmeden bu dünyada mutlu olunamaz. Bu dünyada mutlu olmanın öncelikli şartı, her ne olursa olsun, hangi görüş ve düşünceden olursa olsun, insanları sevmek ve onlara saygı duymaktır. Bu düşünceler şaire Mevlana, Hacı Bektaş ve Yunuslardan mülhemdir. Bizim dinimiz husumet dini değildir, sevgi ve barış dinidir diye haykırır. Ancak şair bu düşüncelerini halka ulaştıramamaktan muzdariptir. “Açdılar bin yara meş’el taşıyan kollarıma; Kesdiler şefkat ü iman getiren ellerimi diyerek, yanlış anlaşıldığını söyler. Bu ifadeleriyle o, “vahdet-i vücudun” büyük mutasavvıfı Hallac-ı Mansur ile özdeşlik kurar. Ancak şair bütün bu vurdumduymazlığa, yalnızlığa rağmen hayata küsmemiştir. Çünkü o zaman kendisiyle ters düşecektir. Hayatının sonlarında halâ görüşlerinde ısrarlı olduğunu, azminden, sebatından bir şey kaybetmediğini söyler gençlere de bu yönde öğütler verir. Vazifesini yerine getirebilmek için hayattan korkmamak ve yaşamak için cesur olmak gerektiğini ve kararlı davranılmasını zamanının gençlerine sürekli tavsiye emiştir. Kendi hayat yolunda ne kadar kararlı ve azimli olduğunu da şöyle ifade etmektedir:
“Öyle bir şiddet-i tasmîm ile çıktım ki yola, Karşıma çıksa bile seng-i mezârım dönmem. Bahr-ı zehhâr değil, ebr-i şerâr-ı bâr değil, Hep yanar dağlar ile dolsa civârım dönmem.”
Azmim henüz yirmi beş yaşındadır, Bakma saçlarıma coşan aklara; Bu nefiri bana dest-i hak verdi: Nafaham gidecekdir pek uzaklara.
Sonuç Yerine Abdullah Cevdet’in yaşamı adeta ateşli ve kanlı bir gül bahçesidir. Büyük tezatların içinde boğuşan Cevdet bu haletiruhiyesini en yüksek düzeyde şiirlerine yansıtmıştır. Yüzlerce yazı ve kitap yazan şairin düşünce ve duygularının özü ve özeti onun İçtihad sayfalarına serpiştirdiği dörtlüklerde mündemiçtir. Bütün şiirlerine hâkim olan renk, kan ve gül rengidir. Kullandığı kelimelerin tezadı onun iç dünyasının renklerini ele verir. Sükût ve haykırış, barış ve savaş, duruş ve hareket, yalnızlık ve kalabalık iç içe geçmiş unsurlardır. Şiirlerin ortak teması içinde yaşadığı toplum ve insanlar arasındaki uyumsuzluklardır. Şair içinde yaşadığı toplumdan mutlu değildir. Bilmektedir ki bu toplum da mutlu değildir. Toplumun mutlu olabilmesi için öncelikle insanların birdirbirlerini sevmesi gerekmektedir. Bu konuda o kendini özel bir elçi olarak görür. İlmin ve irfanın elçiliğine soyunur. Doğu ve Batıyı terkip ederek halkına sunmak çaba ve arzusundadır. Ancak ilim ve irfanı elde etmek ve gereğince yaşamak kolay değildir. Burada onun toplumu kurtarabilmek için kuru bilimcilikten (scientisme) ziyade gönül âlemini yoklamaya çalışan yönü de görülür. Ancak onun bu çabaları büyük oranda boşuna gibidir. Çünkü anlaşılmamaktadır. Bu haliyle o Cemil Meriç’in, “bütün dahiler, kucağında yaşadıkları toplumların üvey çocuklarıdır” hükmünü doğrular. O içinde yaşadığı toplumun üvey evladıdır. Hiçbir zaman kabullenilmemiştir. Cevdet’in şiirleri, ilk bakışta psikolojik gibi görünse de toplumla derdi olan birinin görüş ve düşüncelerinin tercümanlığını yapar. Toplumla derdi olmayanlar ne söyleyebilir ki? Ve topluma söyleyecek bir şeyi olmayanlar ne üretebilir? Abdullah Cevdet’in toplumla derdi vardır ve topluma söyleyeceği çok şey vardır. Ancak bu söylemlerini belki yerinde ve zamanında belki de gereken üslup ile dile getirmediğinden ziyade tahribe uğramıştır. Bu durum, toplum ve aykırı düşünce geleneği konusunda hayli ipucu verir niteliktedir. Aykırı düşüncelerinden dolayı inleyen, sızlayan acı ve ızdırap çeken bir şairi okuyoruz İçtihad sayfalarında ve bu sayfalara serpiştirdiği dörtlüklerde.
Folklor Edebiyat, S.52 120-133 1 Dr. Fırat Üniversitesi, Eğitim Fakültesi, Elazığ. 2 M. Şükrü Hanioğlu, Bir Siyasal Düşünür Olarak Abdullah Cevdet ve Dönemi, Üçdal Neşriyat, İstanbul 1981. 3 İbn-i Ömer Cevdet [Abdullah Cevdet] Ramazan Bahçesi, İstanbul 1308/1892 Kasbar Matbaası, 29 s. Bu şiir Abdullah Cevdet’in ölümünden sonra çıkan İçtihad’ın son sayıcında da, onun ateist olmadığını kanıtlamak için yayımlanmıştır, İçtihad, Kasım 1932, No: 358, s. 5881. 4 Abdullah Cevdet, Kahriyyât, Mısır, 1905; Genişletilmiş II. Baskı, İstanbul 1908, Matbaa-i İçtihad. 5 Çetin Altan, “Şeb-i Yelda”, Milliyet, 21.12.2006. 6 Sait Mermer, “Şair ve Benlik”, Dergâh, Kasım 2006, S.201, s.11. 7 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Mart 1929, No:268, s.5131. 8 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Teşrin-i Evel 1929, No:282, s.5267 9 Çetin Altan, “Hayattan Ölüme Geçiş Çizgisi”, Milliyet, 06 Ocak 2006, s.4. 10 Abdullah Cevdet, “Vur, Fakat, Dinle!”, İçtihad, 11 Nisan 1329, No: 61, s.1333. 11 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Kânunuevvel 1929, No:287, s.5307 12 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Teşrini Sani 1931, No:333, s.5598. 13 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan Ses, İçtihad Kitabhanesi, Orhaniye Mat. İstanbul 1931, s. 87. 14 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Nisan 1932, N: 342, s. 5690. 15 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Nisan 1932, No: 343, s. 5708. 16 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Mayıs 1932, No:344, s. 5711. 17 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Haziran 1932, No: 346, s.5730. 18 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Haziran 1932, No:347, s. 5738. 19 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, No:358, s.5866. 20 Müellifi: Adolf Padovan, Mütercimi: M. “Deha Nedir?”, İçtihad, No:9, Teşrin-i Evvel 1905, s.139-143 vd. 21 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan …. s. 13. 22 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Haziran 1930, No:299, s.5407 23 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Şubat 1930, No:290,s.5331 24 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Haziran 1930, No:298, s.5395 25 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 1 Temmuz 1930, No:300, s.5415 26 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Kânunievel 1930, No:311, s.5534 27 AB.DJ.[Abdullah Cevdet], İctihad, 15 Haziran 1931, No:323, s. 5479. 28 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan ….s.31 29 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan ….s. 46. 30 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan ….s. 44. 31 Abdullah Cevdet, “Yaşamak Korkusu”, İçtihâd, 15 Teşrin-i Sâni [1]327, No: 35, s.912. 32 Abdullah Cevdet, Karlı Dağdan ….s. 57.
|