popülizmin nostaljik sesi:

BEN DE KİTAP YAZDIM BEN DE YAZARIM / Hasan ÖZTÜRK

 

 

              Türkiye, 1 Kasım 1928'de yeni alfabenin kabulünden bugüne okuryazarlık sorununu halledemedi. Millet Mektepleri heyecanıyla başlatılan okuma yazma seferberliğinin, üç çeyrek asırlık etkinliği sonucunda -bunca teknolojik avantaja rağmen- ülke nüfusunun tamamı okuryazar durumuna getirilemedi. (Son tespitlere göre yedi buçuk milyon vatandaşımız okuma yazma bilmiyormuş. 27.11.2004 tarihli haber bültenleri) Yapılan açıklamalara göre belediyeler ve eğitim yetkilileri yeni seferberliklerle okuma yazma çalışmalarını hızlandırıp yaygınlaştıracaklarmış. Okuryazarlık sorununu ülke genelinde çözememiş bir toplumda okur sayısının azlığı, bunca serzenişe rağmen kanıksanmış bir durum. Dikkat edilirse öğretilebilir olan okuryazarlık, normatif/resmî özelliğiyle devletin sorunu olarak algılanır. Oysa okuryazarlık ediminin alışkanlığa dönüştürülmesi ve bilinçlenmeyle kazanılan okurluk sivil alanın sorunu gibidir. Neticede okur olmak kişinin iradesini özgürce kullanabilmesiyle ilgili bireysel bir tutumdur ki zorlama/resmiyet kaldırmaz.

              Tanpınar, “beş altı bin okuyucu ile edebiyat kurulmaz” diyeli nice yıllar geçtiyse de zaman zaman dillendirilen sitemlere bakılırsa okur sayısında dişe dokunur bir artış olmadığı anlaşılıyor. Kitap, dergi ve okunabilir gazete tüketimiyle ilgili sayısal veriler de okuryazarlıktan okurluğa giden yolda pek de bir mesafe al(a)madığımıza açık kanıt. Okur profilini yansıtması bakımından önemli bir ölçü sayılan sanat/edebiyat dergilerinin, neredeyse aynı okurlarca alınıp okunduğu yaygın kanaat. Okurlaşma yolundaki okuryazarlığı bir bakıma gizli açık simgeleyen okuyucu sayısı ile ilgili resmî rakamlar da iç açıcı değil. (70 milyonluk Türkiye'de 1455 kütüphaneye 459 bin kişi üye. Bu sayı İran'da 7, Fransa'da 16, Britanya'da 35 milyon. Türkiye'nin kütüphanelerinde kayıtlı 12 milyon kitap bulunurken bu sayı Bulgaristan'da 46, Rusya'da ise 739 milyon. Radikal 28.11.2004)

             Okuryazarlık ediminin okurluğa dönüşemeden statüsünü uzun süre koruması kendi kitlesine yeni bir yazıcı tipi kazandırdı: Okumazyazarlar. Dergi editörlerinin, yarışmalara şiir dosyalarıyla katılan şair adaylarının, edebiyat dergilerinin ve şiir kitaplarının satış sayısından kat be kat fazla olduğunu açıklamaları pek hayra alamet değil. Açıkçası, bir dosya hacmindeki şiiriyle yarışmaya katılan şairlik sevdalısı, şiir kitabı almadığı gibi dergi de okumuyor. Ancak ne hikmetse yazabiliyor. Şimdilerde yeni tutku kitap sahibi yazar olmak. Şiir kitapları aldı başını gidiyor. Roman yazmak ayrı bir hava. Nedense öyküyü deneyen pek yok. Tıpkı, eski bir şarkının sözlerine nazire olarak “benim de kitabım var/ ben de yazarım” der gibi.

              Adından saygıyla söz edilen kitap, bir yandan içeriğinin doldurul(a)maması ve diğer yandan içeriğinin bilinçli boşaltılmasıyla tartışma gündemine getirilirken yazarlık ediminin “ne”liği de açıkça/isim verilerek sorgulanıyor artık. Kitabın içeriğine her iki uçtan yönelen eleştiri yazarın popülerlik tutkusuyla ilgili. Biri, kitapla popüler olmayı düşlerken diğeri layt kitap yazarak popülizmi körüklüyor. Taşrada ve merkezin taşralıklarında kitap sahibi pek çok kimse var, henüz okur olmadan. Lise öğrencisinden üniversite mezununa kadar uzanır bu kesimin çizgisi. Onlar, herhangi bir sanat/edebiyat dergisinin düzenli okuru değildirler. Matbaanın keski makinasından çıkan kitabı ilk gören ustadan başka hiç kimse gör(e)memiştir onların yazılarını. Dergi okuru olmayışları dergilerde yaz(a)madıklarının da gerekçesidir aslında. Kitap basılınca matbaacı alacak peşinde yazıcı, yazan kişi olduğunu kanıtlayarak satışı artırma gayretinde. Yakın çevrenin duyabileceği ünlem edasıyla bir züğürt tesellisi: Benim de kitabım var. Okur ol(a)mayanın okuru mu olur?

              Başka alanlarda popüler olmuşların şarkıcı, manken, oyuncu, sporcu vb. “bir de bu dünyada şansımı deneyeyim” dercesine kitap yayınlatmaları da pek bir modadır. Gelirleri hayır kurumlarına verileceği duyurulan bu kitaplara -dolayısıyla da sahiplerine- medyanın ilgisiz kalması beklenemez elbette. Bildik çevrelerin figüranlarıyla kamuoyu(nu)na tanıtılan bu kitaplar, dolgun fiyatlarla market raflarında satışa sunulur. Okuryazar vatandaşlarımız hayır kurumlarına katkı sağlamanın iç huzuruyla çok satan kitaplar listesinin oluşmasına katkı sağlar. Kitabın gözde bir yerinde görüşlerine saygı duyduğu ünlü bir büyüğünün kıytırık methiyelerini gören okumayazmabilir kendinden emindir: Benim de kitabım var, şanıma şan kattım. Onun açısından bundan sonrası için yapılacak tek iş yayıncıdan gelecek klip çekimi teklifini beklemektir.

              Ahmet Haşim, tam da yeni yazının kabul yılı olan 1928'de yayımlanan Bize Göre kitabındaki Üstad başlıklı yazısında edebiyattaki seviye kaybının “üstad” sözcüğünün zaman içindeki değer yitirişiyle paralel olduğuna işaret eder. Tarık Buğra da yıllar sonra, sanki Ahmet Haşim'in; Üstad kelimesinin son senelerde aldığı mânâ, bu bakımdan, küçük bir tetkike değer” cümlesini doğrularcasına Üstadla Konuştum adlı öyküyü yazar. Basın dünyasının gözdesi üstadın, gazetecinin sorularıyla ilgili konuşmaları; bugünün ekranlarındaki gevrek gülüşlü/ bol kahkahalı sanatçı/ yazar sohbetlerinin reyting beklentilerindeki popülist yaklaşımın açış konuşmaları sayılabilir.

              Memduh Şevket Esendal'ın, Hamit İçin Bir Yazı öyküsünü okumamış olsak bile edebiyat tartışmalarının ve eleştirilerinin çoğu kez edebî olmaktan çok şahsi olduğu âlemin malümudur. Amacın övgü ya da yergi olması pek de önem arz etmez bu bağlamda. Dikkati çeken nokta tartışmaların son zamanlarda içeriğin boşaltılmasına yönelik olması. Adres göstermeden yapılan popülizm eleştirileri şimdilerde açık isim vererek adeta nokta atışı yapmayı hedefliyor. M. Mukadder Yakupoğlu imzasıyla yayımlanan, “Entelektüel Edebiyatın İflası: Enis Batur ve Acı Bilgi”(Doğu Batı, Şubat-Mart-Nisan 2003) yazının yenilir yutulur tarafı yoktu doğrusu. Enis Batur'un popülizmini, “kendisiyle bu kadar meşgul olan bir insanın yaratıcı olması düşünülemez” sözleriyle eleştiren M. Yakupoğlu, yazarın Acı Bilgi adlı kitabını , “içine rasgele buruşuk bir şekilde atılmış giysilerle doldurup zorla kapatılan bir bavula” benzetir. Tahsin Yücel'in, -Orhan Pamuk hakkında yandığı için- başına gelenleri gördükten sonra M. Yakupoğlu'nun şu cümleleri biraz da yürek ister doğrusu. “Enis Batur bu tür kitapları özellikle son on yıldır yazıyor ve bastırıyor. Kimse de Batur'u eleştirmiyor. Kendisi sürekli övülüyor. Enis Batur'un kitaplarının hiçbir edebî, bilimsel, felsefi değeri olmamasına rağmen bunları söyleyecek bir kişi bile çıkmadı da bu iş bana mı düştü? Tüm entelektüel çevrelere sesleniyorum. Neredesiniz? Enis Batur'un kitaplarının değerli olduğunu söyleyebilecek kimse var mı?” Hasan Bülent Kahraman da “Şaşkınlık ya da Enis Batur Halleri” (Varlık, Haziran 2004) başlıklı yazısında Enis Batur'un yanına Ferit Edgü'yü de ekleyerek M. Yakupoğlu'nun söylediklerini adeta onaylar. “O zaman ben sorayım: nasıl şeydir bu bir yanda çay tabağından fasulyeye uzanan, bunları anlatan bir yazıcılık, bir yanda Frankfurt Okulu'ndan bahseden bir anlayış? (Hem de ne bahsediş!)” Sorun yine aynı: İçeriğin boşaltılması ve popülizm sevdası...

              Necip Tosun, kendi öykücülüğü ve öykü yazılarıyla ilgili mülakatında (Dergâh, Eylül 2004) “tek tek tür gerilemesinden çok topyekün yazının gerilediğini” vurgulayarak “yazı gitti yazar geldi” sonucuna varır. N. Tosun, edebiyat dünyasında popüler/ medyatik olma arzusuna kitap yazmak becerisiyle kavuşmayı düşünenleri isim vermeden eleştirir. “Yazar, mevzuun değil bizzat kendinin önemli olduğunu vurguluyor yazıda. Ne kadar zeki bir yazar olduğunu, kelimelerle nasıl oynadığını, okurun gözüne sokmaya çalışıyor.(...) Artık yazarlar, isimler büyüdü, yazı küçüldü. (...) Yazıyı satıyor, kendilerini öne çıkarıyorlar. Yirmi dokuz baskı yapıyorlar, kırk, elli. “Pop”laşıyorlar, “star”laşıyorlar. Yazdıklarını aşıyorlar, onlar önemsizleşiyor, kendileri ekranlarda, gazetelerde, magazin dergilerinde boy boy fotoğraflar eşliğinde röportaj veriyorlar. Peki geriye ne kalıyor, edebiyat adına, sanat adına geriye ne kalıyor kimsenin umurunda bile değil.”

              Ahmet Çakmak, sol entelektüellerin, “okumama eğilimi” ve “uzmanlıkla genel bilgi arasında kurulması zor ama önemli bir denge” kuramayış sebebiyle yaşadığı seviyesizliğe değinen “Kanaat Önderliği Reyting Kurbanı mı?” (Radikal İKİ, 21.11.2004) başlık yazısı, Necip Tosun'un edebiyat alanı için söylediklerine düşünce dünyasından eklenen bir katkıdır. Genel bilgilerin sığ kalmasının sol entelektüel , “sadece içki masası sohbetlerinde kenarda kalmamaya ya da iktidar mücadelelerine girme imkânı” sağladığını savunan A.Çakmak, kitap ve dergiler yerine TV de konuşmak ve köşe yazarlığının öne çıkmasıyla seviyesizliğin itibar kazanmasını eleştirir. “Eskiden yazının sadece içeriği önemliydi. Şimdi bu değişti. Eğer hoş yazıyorsanız, yazdıklarınızın boş olmasının fazla bir önemi yok artık. Çünkü reyting devrindeyiz ve insanlar puanı hoş yazana veriyorlar. Bu, insanların okumama , hatta sanki fazla düşünmeme eğilimleriyle birleşince ortaya hiç de hoş olmayan sonuç çıktı.”

              Yazma ediminin, matbaa gücüyle popülerlik kazanmaya başladığı on yedinci yüzyıldan bu yana çok zaman geçti. Ne falakaya yatıran öğretmenler ne de Mezopotamya okullarının okuma yazma eğitiminin sert disiplini kaldı bugünlerde. Halk ozanının sözünü dinleten sazı gibi yazının “boş”luğunu “hoş”laştırmak için yazıyı iktidarlaştıran pek çok güç/ ayrıntı el altında bekletiliyor. Üniversitelerimizin akademik sefaletine dair ayrıntıların genelleşme eğilimi ve bu üniversitelerin birinci dereceden sorumlularının akademik yazılarının “çalıntı” olduğunun mahkeme tutanaklarına geçmiş olması, bırakınız bizdeki popülerlik tutkusunu tartışmayı; “erdem bilgidir” diyen Sokrates'i özellikle hiç yazı yazmadığı için hayırla yad etmemize bir sebep değil mi? Edebiyat eserinin, “hem yazıya geçirilmiş hem de incelikle işlenmiş bir mesajı ifade” etmesi, yazının önemi kadar yazar sorumluluğunun da göstergesidir.

 

Mavi Yeşil, ocak-şubat 2005