

|
Karadeniz / Mesut DOĞAN
Gezmeyi, bu gezide öğreniyorum. Acaba yaşamayı da öğrenir miyim, bilmiyorum. GOETHE
Her yolculuğun bir öyküsü vardır ve her yolcunun bir şehre giderken mutlaka bir amacı olmalıdır. Amaçsız seyahatlerin insana yalnızca yorgunluk ve zaman kaybı yaşattığı bir gerçektir. Bir şeyler (iş, seyahat, fotoğraf tutkusu, arkadaş ziyareti vb. sayısız sebepler) insanı çağırır ve yolculuk başlar. Ama bazen hiç tahmin bile edemediğiniz olaylar ve amaçlar da, sizi hiç planlamadığınız bir yolculuğa çıkarabilir. Seyahat etmek ve yeni yerler görmek isteyen her insanın içinden bir ses sürekli olarak, “kendini kandırıyorsun, aslında sen, o yedi yokluk vadisinden geçerek kendi içindeki Zümrüdüanka’ya ulaşmaya çalışıyorsun, o zorlu yolları geçtiğinde bulacağın şeyin (Zümrüdüanka’nın) kendin olduğunu biliyorsun, aramakla bulunmaz ama bulanlar ancak arayanlardır” diyerek kıs kıs gülmektedir. Yıllar önce bir hastanede yatan öğretmen arkadaşımın ziyaretine gitmiştim. Konuşma boyunca sürekli olarak bana, görev yaptığı Karadeniz’i anlatmıştı. İnsanların dostluğunu, cana yakınlığını, fedakârlığını ve daha birçok özelliğini… Bu konuşmanın, ruhumun çok derinlerinde gizlice bir Karadeniz sevgisinin temellerini attığını ancak yıllar sonra anlayabilmiştim. İçimde Karadeniz’i görme arzusu işte böyle başladı. Birkaç yıl sonra İstanbul’da çalışırken yine başka bir öğretmen arkadaşım bir gün bana bir evlilik davetiyesi uzatıverdi. Kiminle evlendiğini sorduğumda, biraz duraksayarak öğrencim deyiverdi. O anda kalbime, öğretmen olmak ve öğrencimle evlenmek hayali, bir ipekböceğinin kozasına girmesi gibi, gizli bir hayranlık halinde, yerleşiverdi. Ama benim öğretmen olma şansım yoktu ve olamazdı. İçimde, öğretmen olup öğrencimle evlenme hayalim de böyle başladı Aradan bir yıl geçti ve beni geçici görevle bir okula (tıbbi bir cihazı çalıştırmak üzere) gönderdiler. Bu dönemde hem çalışıyor hem de bir üniversitede okuyordum. Bir gün okul müdürü beni çağırdı ve “öğretmen açığımız var, seni öğretmen olarak derslere sokacağım” dedi. Çok korkmuştum, ben hiç öğretmenlik yapmamıştım ve kural olarak bu mümkün değildi. Ama sonunda derslere girdim ve Karadeniz’li bir öğrencim oldu ve bu öğrencimle evlendim. İşte benim bitmek tükenmek bilmeyen Karadeniz yolculuğum da böyle başladı. Bu iki olaydan, insanın bir hayalini kafasına attığında (korkmayın virüs taşımaz ve hard diskinizde fazla yer işgal etmez) ve onu belirli zamanlarda çıkarıp, hatırlayıp sevdiğinde ve geri yerine koyduğunda, zamanla bilmediği bir gücün ve olaylar rüzgârının insanı o hayaline doğru hızla sürüklediğini öğrendim. Karadeniz’i bir yazıya sığdırmanın zorluğu bir yana, Karadeniz’in coğrafi olarak değil, bir yolcu için nereden başlayıp nerede bittiği de ayrı bir bilmecedir. Karadeniz, coğrafi olarak Zonguldak’tan başlayıp Artvin-Hopa Sarp Gümrük Kapısı’na kadar uzansa da, bana göre Karadeniz, Samsun’dan başlayıp Artvin-Hopa’ya kadar uzanan bölgedir. Samsun’a geldiğinizde çok farklı bir iklime ayak bastığınızı hemen hissedersiniz. Böylesine uzun ve her yolcuya sayısız zenginlik ve macera sunan bir bölgeyi anlatırken, her unsur ve zenginlik insana adeta gönül koyarcasına “beni neden unuttun” der gibi bakmaktadır. Yola çıkmadan önce, söze bu bölgenin insanının tarifsiz fedakârlığı ile başlamak daha doğru olur. Gerçektende burada yaşayan insanlar, ciddiyeti aşan bir vakarlık içinde her zaman yardımsever ve yol gösterici tavırlarıyla, her insanın şaşkınlık sınırının çok üzerinde bir yerde durmaktadırlar. Yolculukta sıra ile gitmek gerekirse, Havza’nın kaplıcaları görülmeli, Kavak ilçesinin nefis melemeni mutlaka yenmelidir. Samsun’un pidesi, Ordu’nun fındığı, pancar sarması, balık yemekleri, Saçlı’nın Çay Bahçesi, Vonalı Celal’in turşuları, Giresun’un karalahana ve hamsisi, Vakfıkebir’in o kocaman ve bayatlamayan nefis ekmekleri, Akçaabat’ın köftesi, piyazı, patatesi, tereyağı, Trabzon’un köfte ve pidesi, Sürmene’nin bıçakları, Rize’nin çayları, kuru fasulyesi, Ziraat Çay Bahçesi, kivisi, mandalinaları vb. saymakla bitmeyen lezzetler ve güzellikleriyle Karadeniz size sayısız terkipler sunmaktadır. Buradaki sonsuz renkler, içinizdeki unutulmuş ve ihmal edilmiş renkleri ve zenginlikleri çağırır ve açığa çıkarır, bunları kendi renkleriyle bütünleştirerek sizi adeta bir hayal âleminin sonsuz derinliklerinde gezdirir. O tarifsiz yeşillikler ve ağaçlar, yaşam şartlarının zorluğu ile yan yana, aynı zaman diliminde durur ve her insana, güzelliklerin ancak zorluklarla ve mücadele ile ayakta kalacağını hatırlatır. İnsanla doğanın bitmez tükenmez mücadelesini ve oyunlarını görmek isteyen herkes mutlaka Karadeniz’e gitmelidir. Burada, içinizdeki her şeyden usanmışlık duygusunu alan, insanı hayatın ve mücadelenin tam ortasına atan ve orada ruhunuzu mutluluğun gerçek renkleriyle sarmalayıp, sizi bir kez daha hayatın başlama çizgisine getirip bırakan havayı her zaman yakalayabilirsiniz. O derin yeşillik ve maviliğin iki vefalı sevgili gibi yan yana durduğu yollarda ve kırlarda henüz insan elinin ve ayağının değmediği, bozamadığı birçok “kurtarılmış bölge”lere rastlayabilirsiniz. Fakat bu bölgelerin her geçen gün azalması insana ayrı bir hüzün vermektedir. Yol boyunca içinizde kıpırdayan tarifsiz sesleri alıp kendi müziğine ekleyen ve size, sizin içinizden seslenen, daha önce duyduklarınıza kesinlikle benzemeyen büyülü tınılarla kuşatılırsınız. Yağmurlu bir havada içimde kıpırdayan tınılarla Maçka’dan Zigana Geçidi’ne doğru giderken, o sarp dağlarda yağmurdan kaçıp bir ağacın altına sığınmaya çalışan bir yavru ceylanın bakışlarına yakalandım. Hemen fotoğraf makinesini aldım ve yolun karşısına geçtim ama mesafe çok uzak olduğundan net bir görüntü alamadım. Bir düşe dalar gibi ağaçların arasında kaybolduğunda, içime bir şeyleri kaybetmenin o garip hüznünün ılık ılık boşaldığını hissettim. Hayatta uzanıp tutamadığım her şey, hayallerim ve umutlarım da, adeta o ceylanla birlikte ağaçların arkasında kaybolmuştu. Karadeniz’de birisine bilmediğiniz bir yeri sorduğunuzda sıra dışı tariflerle karşılaşabilirsiniz. Zigana Geçidi’ne doğru giderseniz ve birisine bilmediğiniz bir yeri sorarsanız, size o yeri tarif ederken, konuşmanın içinde mutlaka bir “kör adam ve oğlu” sözü kullanılır. Gidilecek yer tarif edilirken hep, “kör adam ve oğlunu geçince” , “kör adam ve oğluna varmadan” gibi sözleri duyarsınız. Ben de bir gün birisine yol sorduğumda bu sözleri duyunca irkilmiştim ama Zigana Geçidi’ni geçtiğimde geçidin hemen çıkışında bir kör adam ve oğlunun oturduğunu gördüm. Kör adam ve oğlunun tam karşısında karayollarının binası olmasına rağmen, insanlar yol tarif ederken hep kör adam ve oğlunu kullanıyordu. İçimi, “kör adam ve oğlu burada bir binadan daha yerleşik olmalı” şeklinde tuhaf bir düşünce kapladı. Kör adam ve oğlu çok uzun yıllardır her gün burada oturduklarından, insanların gözünde bir binadan daha fazla demirbaş olmuşlardı. İnsanın, yaşadım ve unuttum zannettiği geçmişi, hiç tahmin etmediği bir zamanda tekrar karşısına çıkaran bu iklim, aslında hem mazinin gelecekten sonra yaşandığını hem de korkuyla nefes alıp veren sıkıştırılmış bir hayvan gibi, mazinin, gelecekten daha canlı olduğunu göstermektedir. Karadeniz’in her yeri güzel olmakla birlikte sahilden iç taraflara doğru gidildikçe yeşilliğin tonu artmaktadır. Özellikle yayla yollarında insan adeta bir hatıralar labirentine düşmüş gibi birden bire maziye ve çocukluğuna doğru hızla kaymaktadır. Kendinizi bazen yol kenarında kırdan topladığı çiçekleri satmaya çalışan bir çocuk, bazen ineğiyle sonsuz yeşillikler içinde tabiatı resmeden bir yetişkin olarak görürsünüz. Bu yolların en önemli özelliği, sizi çocukluğunuza doğru sürüklerken, yarım kalan hayallerinizin içinizi acıtan düğümlerini sessizce çözerek, size, o anda verdiği sonsuz zenginlikteki malzemelerle çocukluğunuzun malzemeleri arasında şaşırtıcı bir benzerliği de birlikte sunmasıdır. Siz, yol kenarında duran çocukta kendinizi bulmazsınız, aksine tozuyla toprağıyla bu zamana karışarak o çocuğun kendisi olursunuz. Geçmişte kalan kendi çocukluğunuzdan şimdiki zamana, doğallıktan uzak ve sonu gelmez telaşlara dalmış halinize, yol kenarındaki çocuğun yani kendi çocukluğunuzun gözleriyle bakar ve afallarsınız. Yeşilin bütün tonlarını perde perde gösteren yaylalarda güneşli bir havada otururken, ne konuştuğunuzu merak eden birisi gibi usulca bir sis bulutunun yanı başınıza kadar sokulduğunu neden sonra fark edersiniz. İklim, renkler, ışıklar ve sesler burada o kadar hızlı hareket etmektedir ki, bir kelebeğin peşinden koşar gibi bu güzellikleri yakalamak için koşturur durursunuz. Bin bir çeşit ve renkte çiçeklerle kaplı olan dağlar ve yaylalarda en ıssız yerlerde o güne kadar görmediğiniz çiçeklerle karşılaşabilirsiniz. Burasının en şaşırtıcı başka bir özelliği de, siz bir çiçek, manzara, böcek ararken karşınıza çok daha güzel malzemeleri çıkarmakta oldukça cömert davranmasıdır. Bu iklim, sizin kendi iç derinliklerinize inmenizi kolaylaştıracak, içinizde bölük pörçük amaçsızca dolaşan bütün sesleri, ezgileri, siluetleri ve umutları toparlayarak onları bir orkestra haline getirecek ve ruhunuzun bireyselliğine saygıyı ihmal etmeden, tüm değerlerinizi bir sanat seviyesine yükselterek hayatınızın anlamını zenginleştirecektir. Karadeniz bölgesi, kendisini gören her insanla, sadece sizin ve kendisinin bildiği dilden görünmez bağlar kurarak, adeta bağımlılık oluşturmaktadır. Bu bağımlılığın izlerinin yüreğinizin ne kadar çok derinlerinde olduğunu, ancak başka bir yeri gezmeye gittiğinizde anlayabilirsiniz. O havayı, iklimi, kokuyu, ahengi, tatları başka bir yerde ararken, içinizin çok sevdiği bir şeyden koparıldığında gösterdiği o garip burukluğu hissedersiniz. Bir seyahatimde yağmurlu bir havada Artvin Hopa’ya kadar gitmiştim. Hopa’da bir çay bahçesinde mola verdim ve oradaki çalışanlar Şavşat Karagöl denilen bir yerden övgüyle bahsettiler. Yolculuk bazen, duyulan bir sözün peşinden günlerce gitmekmiş, bunu da bu olayla anlamış oldum. Saatlerce süren zorlu ve tehlikeli bir yolculuktan sonra gece geç vakitlerde jandarmanın yardımıyla Karagöl’e ulaşabildim. Tamamen kâbus gibi bir yolculuktu, yağmur yağıyordu ve yola durmadan kayalar düşüyordu. Sabah uyandığımda, bir insanın ömründe göremeyeceği ve mutlaka “olmaz böyle bir şey” dedirten cinsinden nefis bir manzara ile karşılaştım. O kırlar, yeşillikler, göl, çiçekler ve daha sayamadığım birçok malzeme ruhumu fazlasıyla doldurdu ve içimden bir ses “bu kadar eziyete değdi” diye seslendi. Bir kez daha anladım ki, hayatta zorlukla gidilen yerler, zor kazanılan değerler zamanla hep tatlı bir anıya ve tecrübeye dönüşerek, hiç tahmin etmediğimiz bir zamanda, belki bir gece vakti usulca kapımızı çalıyor ve “lütfen beni içeriye al, ben daha önce yaşadığın zorluklardım ama şimdi bir tecrübe ve değer olarak sana dönüyorum” diye sesleniyor. Ama sabırsız insanlar bu sesi duymuyor ve kapıyı kapatıyor. Kapıyı açanlarsa hayatın sırrına bir adım daha yaklaşarak başarıya ulaşıyor. İnsan nasıl ki bütün özelliklerini tanımadığı kişileri, yerleri, şehirleri bir keşif ve merak duygusu içinde severse ve sevdiği nesneler onun zihninde bir bütünlüğe ulaşmadıkça bu sevgi sürerse, işte Karadeniz de, hiçbir zaman tüm özelliklerini, köşelerini keşfedip ona bütünüyle sahip olup ondan usanmanıza fırsat vermemek için, her gittiğinizde mutlaka başka bir yönü ve özelliğiyle, içinizde asla tamamlayamayacağınız bir bütün olarak, sizi sürekli peşinden koşturmaktadır. İnsan ruhunu oluşturan ve her insanın kendine has olan, başkasına aktarması ve anlatması mümkün olmayan o gizemli unsurları, kendisini gezen ve gören her insanın yüreğine bir yolculuk hediyesi olarak cömertçe bırakıveren bu bölge, aslında her insanın farklı ve eşsiz olduğunu kendisine türlü dillerle bir kez daha hissettirmektedir. Karadeniz bölgesi ve burada bulunan şehirler, kendisi olmayı başarmış nadir (belki de tek) bölgelerimizdendir ve bu özelliğini kaybetmemek için hâlâ, bir odun parçasını veya sepeti, yaşamın en dik yokuşlarında zorlukla taşıyan yaşlı bir kadın gibi, zamana sessizce direnmektedir. Bu direnişe katkı yapmak istemez misiniz? Yine Goethe’nin (sanki Karadeniz için söylenmiş) sözleriyle bitiriyorum: “Yolculuğa çıkmak iyi bir şey, geri dönmek olmasa! Yolculuk etmek nedir? Şen yaşamaktır”.
Bir Nokta, Şubat 2008 S.73 |